Yeşil gözlü canavar

Dedikodu enteresan bir şey… Işık hızından filan daha hızlı ilerliyordur bence. Yani tamamen atıyorum bak, dedikodu fiziksel bir şey olsa, üstüne binsen, vallaha uzay gemisine filan gerek kalmaz, hop Mars’tasın, hop Venüs’te, hatta hop xeoningen gezegeninde (öyle bir gezegen yok demeyin, nerden biliyorsunuz?). Ne yazık ki, böyle görünmez bi şey, ibne gibi, puşt gibi bi şey.

Hızının yanı sıra yolda geçirdiği metamorfoz da bana hayli enteresan geliyor. Kulaktan kulağa felsefesi yani. Tamamen atıyorum, bu kulağa vay de mesela, de de korkma, öbür kulaklara var, kar, kaç, kıç diye değişerek ulaşıyor. Sonunda geldiği noktada vay efendim sen bana kıç mı dedin oluyor. Çık işin içinden çıkabilirsen sonra.

Misal bana nazar ne deseler, derim ki kendinin ortaya attığın bir lafın evrim geçirerek, dedikodu mahiyetinde transforme olması ve sana geri ulaşması. Anlaşılmadı mı? Örnekleyeyim. Bak tamamen atıyorum yine, sen diyorsun ki, “yeni sevgilim var.” Bunu anlattığın geyik kişi, bir diğerine diyor ki: “Bu da yeni diyor ama kesin öncesi var bu hikayenin.” O salak gidip başkasına diyor ki: “Aaa, duydun mu eski sevgilisine dönmüş.” E sonra bu sana geliyor “Olmmm seninki eski sevgilisiyle görüşüyomuş” diye. E sonra, git, adamı, ye dur, al sana nazar. Kendin ettin, kendin buldun aslında. Atmıcan laf ortaya, alem göt, susucan köşende, oturucan, ser vericen, sır vermicen.

Haaa ama tabii ketumluk dediğimiz nane de, ilgi çeken bi olay. Bak mesela ben pek anlatmam sırlarımı, bakma buraya yazdıklarıma, bunların çoğu geyik. Eskiden daha açıktım ama sonra öğrendim, susmayı öğrendim kendim konusunda. E peki ne oldu? Bu sefer de dedikodu vermeyince, ağız aramalar, ağız arayıp da başarıya ulaşılamayınca tuzaklar kurmalar, bi böyle entrikalar, hinlikler, hiçbiri olmadı mı, o zaman da senaryo yazmalar… Anacım insan dedikodu denen illetten kendini kurtaramıyor.

Tamamen atıyorum bak, ben lisedeyken, 3 kız otostop çekerdik taam mı? Ama kurallar vardı. Bir kere tipi sapığa benzemeyecekti. İkincisi, arabada tek kişi olacaktı. Üçüncüsü, arabada asla kimse tek başına kalmayacaktı. Böyle böyle bütün lise yıllarımızı beleşe eve giderek geçirdik, yalan söylemiim. ama gayet rasyonel taktiklerimiz sayesinde, ne tacize uğradık, ne de kimse bize sarkabildi. Bi de insan lisedeyken bi cevval oluyor, bak mesela, tamamen atıyorum, o zaman insanlara ettiğim lafları, yaptığım psycho bitch triplerini şimdi yapamam. E tabii, hafiften rakçıydık da, bi böyle sert kız havaları hoşumuza gidiyordu. Neyse dağıtmayayım, bu akılcı ve pragmatik otostop hikayesi döndü döndü bize, “bunlar eteklerini bellerine kadar sıyırıp, adamlara otostop çekiyolarmış, sonra da kimbilir neler yapıyolarmış” diye geri geldi. Ben önce kendimize vay be dedim, bizim niye haberimiz yok, sonra dedikoduyu çıkaranlara ebenin dedim. Bu, sanırım aldığım ilk dersti. Böyle çok hikayem var, bi arkadaşım hakkımızda çıkan hikayeleri, bilinmezliğimize yormuştu. Evet dedim sonradan, hakkaten öyle herhalde, çok kendi içimize kapalıydık, en yakın arkadaşlar dışına açılmazdık, belki de oydu mevzu.

Sonra yıllar geçti, lise bitti. Cut to: Başka bir ortam… Yine ben, hafiften kendi halimde takılıyorum. Karının teki, mütemadiyen ağzımı arıyor hafif flörtik olduğum bi adam hakkında. Ben de arkadaşız zannettiğimden, salak salak cevap veriyorum. Sonradan öğrendim ki, orospucuk adamı götürmüş, en yakın arkadaşı da götürmüş, üstelik de karı hala adama yazıyor, bi de utanmadan gidip adama benim hakkımda dalga geçiyor. Maksat nedir, çekememezlik ve tabii enformasyon, ajanlık bi nevi, benle arkadaş görünecek, sonra ağzımdan laf alacak… Hımm dedim bu noktada, yine gayrı ihtiyari bi “ebenin” lafı geçti kafamdan.

Keselim… Başka bir ortam. Bi adamla birlikteyim ama gizli. Yeni de bir şey zaten, laf çıksın istemiyoruz. Mütemadiyen farklı farklı karılar, benim ya da arkadaşlarımın ağzını arıyor ima yollu ya da açık açık. Maksat? Üzerine vazife olmayan işlere burnunu sokmak. Başka bi şey diil, anasını satiim. Konuşacak mevzusu olmayan insanların bok yemesi.

Kesiyoruz yine. Bu sefer bambaşka bir ortamdayız. Daha bir sanal sanki. Zannediyorum ki ben, her şey farklıdır burda. Yok abicim, yine o küçük insanların gerizekalı oyunlarına geliyorum. Laf taşıyanlardan, ağzımı arayanlara, sanki bunları yapan onlar değilmiş gibi etrafta çok şeker pozları kesenlerden ara bozanlara, yalanlardan dolanlara… her şey aynı. Hiç bi sik değişmemiş, çok afedersin. Liseden bugüne, her şey aynı. Son derece ergen. Karılar aynı, adamlar aynı. Yine kimin ne bok yediği belli değil. Ben ki zekam da zekam diyen ben, gayet saf bi şekilde küçücük, minicik insanların oyununa gelmeye devam etmişim. Aferin bana, hani daha yazının başında diyodum dersimi aldım diye?

Yanlış anlaşılmasın, dedikoduya yüzde yüz karşı değilim. Sevdiğim arkadaşımı arayıp, “olllmmm ne oldu duydun mu” diye havadis vermek prayslıs. Ama işte, hayatımın endeksi bu değil. Bir laf duyuyorum, onu sadece yakınlarımla paylaşıyorum geyiğine, bu kadar. Lafları yorumlamam, çarpıtmam, ara bozmam, laf taşımam, dur şöyle bi oyun oyniim da entrika yapayım laf alayım demem, ilgilenmediğim insanların hayatlarını merak etmem falan filan. Geyiğim ben, olayım bu. Hayatım endeksi de böyle. Herhalde yüzeysel bi insanım diye düşünüyorum bazen… İçimde neden entrikacı bi şeyler yok? Neden gizli derinliklerimde çamur katmanları taşımıyorum diye merak ediyorum. Düşün düşün boktur işin insanı, böyle bi med-cezirli, bi akdenizli, bi duygusal, bi fırtınalıyım da neden ama neden delirip, ona buna patlamak yerine entrikalar planlayacak bir evil mindset’e sahip değilim, reva mı lan bana? Ben de bir intikam kraliçesi, bir entrika prensesi olmak istiyorum oysa. Mesela tamamen atıyorum, dedikoduyu veya entrikayı planlayıp programlayan olmak istiyorum artık, olayın objesi değil, subjesi olmak istiyorum. Ah ulen ah.

Şaka. İstemiyorum. Böyle iyiyim ben. Zaten artık kızsam da tüm bunların altındaki sebebin o insanların kendi küçük hayatlarında gizli kompleksler olduğunu biliyorum. Yaralı egolar insanlara neler yaptırıyor… Her neyse, ne diyeyim, get a life…

“O, beware, my lord, of jealousy;
It is the green-ey’d monster, which doth mock
The meat it feeds on.”

(Ah efendim, sakının kıskançlıktan!
Kıskançlık, etiyle beslendiği avla oynayan
Yeşil gözlü bir canavardır.)
-William Shakespeare, Othello

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s