Pembe burunlu bi kedinin ardından…

Bir arkadaşım vardı. 5 yaşımdan beri en yakın arkadaşım olan. 22 yıl boyunca en yakın arkadaşım olan. Sonra giden. Boktan bir sebepten siktir’i basan. Hayatımdan çekip giden. 22 yıl her şeyimi paylaştığım, olmayan kardeşim yerine koyduğum ve sonra hiçbir şey paylaşmaz olduğum.Gördüğü her yerde beni görmezden gelen. Eski dost düşman olur’un kanıtı. Arkadaşım olmayan, hiç de olmamış en yakın arkadaşım.

İnsanların hayatıma girmesinin hep bir amacı olduğunu düşünmeye çalışıyorum. O amacı bulamadığımda canım sıkılıyor.

İşte bu arkadaşım, bana ev hediyesi minik, gri-beyaz bi yavru kedicik getirmişti 5 sene önce, biz daha küsmemişken. Minik yavru bi kedi. Grili beyazlı. Adı boz renginden ötürü “Bozo” olsun demiştim, sonra yaramazlık potansiyelini ve evdeki her şeyi kırdığını görünce “Bozuk” olmasına karar verdim. 5. kattaki evimde, terasta laylaylay gezinirken kedicim, düşer bu 3 aya dediler. Düşmedi hiç. Çatılarda fink attı da bir tek gün sendelemedi. Öyle de akıllı bi kedicikti işte.

bozuk4

Her neyse, Bozuk eve geldikten 3-5 ay sonra zaten ben siktiri yedim. Ve dedim ki, ah işte, demek ki bu arkadaşımın amacı, anlamı da bu kediymiş. Onun bana bıraktığı tek güzel şey Bozuk’muş, 22 senelik varlığından geriye kalan tek güzel şey. Tamamen atıyorum da mesela kalbimi paramparça etmesine, hayatım boyunca hazmedeğim bu kazığa, sonra edindiğim hiçbir arkadaşıma “kalıcı” gözüyle bakamamama, gidenlerin ardından üzülemememe, duygusuzlaşmama, güvensizleşmeme değen tek şey bu minik, pembe burunlu kediymiş. İronik bir şekilde dünyanın en iyi huylu, en insancıl kedisi.

Kedi sahibi olmayanlar, daha doğrusu hayvan sahibi olmayanlar anlamazlar, konuşmayan etmeyen, tek derdi yemek-çiş-uyku zannedilen bi hayvanın senin yalnızlığını nasıl alabileceğini, seni en ihtiyacın olan anda nasıl sevgiye boğabileceğini, gerçekten ama gerçekten sevilmiyor hissettiğin o anlarda, “hayır efendim ben seni seviyorum” duygusunu bir gri kediciğin nasıl sana verebilececeğini anlamazlar. Ama işte, tamamen atıyorum mesela yatağına yattığında, göğsüne çıkıp, mırıl mırıl seni öpen koklayan o kedi, sen nereye gidersen oraya gelip seninle oturan o kedi, işten eve geldiğinde gurul gurul ayaklarına dolanan o kedi, bilgisayar başındayken “sev beni” diye klavyeye atlayan o kedi, ağladığında kucağından inmeyen o kedi, tatil için bavul hazırlarken bavulunu yapama diye bavula atlayıp, orada yatan o kedi, yaptığı komikliklerle seni güldüren o kedi, gidenlerin ardından seninle kalan o kedi… senin öyle bir dostun oluyor ki….

bozuk

Dünyanın en iyi kedisi Bozuk. Kimseyi tırmalamamış, kimseye kıhlamamış, kimseye trip yapmamış, misafir geldi mi herkesten önce karşılayan, veterinerde gıkını çıkarmayan, kedisevmezlerin bile aşık olduğu, göreni hayran bırakan, önce şişko patates, sonra sıskacık kedim. Benim kedim. Benim arkadaşım.

Salakça gelebilir size. Ama ben o kediyi seviyordum. Çok hem de. Çok. Bir sürü insandan daha çok. Ben o kediyi seviyordum. Beni siktir edip, gitmiş o “en yakın arkadaşım”dan yadigar kalmasına bakmadan, onun bana olan nefretine bakmadan seviyordum. Çok basit aslında, hayvan sahibi olmadan da anlaşılacak bir sözcük:

Seviyordum.

Kedim, dünyanın en şahane kedisi, çocuk bakışlı, masum suratlı güzel Bozuk’cum bir gün hastalandı. 5 ay önce. Durup dururken. Bir daha da toparlanamadı. 5 yaşında, gencecik, hiç sağlık sorunu yaşamamış kedicim o günden bugüne hemen hemen her gün veterinere gitti. 8 kiloluk tosun, 3.5 kiloya düştü. Hatta dedim ki “ulan adını Bozuk koyduk, hayvanın kaderiyle oynadık.” Bozo ismine geri döndüm. Ama olmadı işte. Olmadı. Kedim bugün öldü.

Evet, benim bi tanecik kedim bugün öldü. Düşük de olsa bir ihtimal var, belki toparlarız dediler ama ben biliyordum, o düşük ihtimallerin beni bulmayacağını biliyordum. Taa bu sabahtan biliyordum. Gittim görmeye, son kez olduğunu biliyordum. Sevdim biraz ama çok kötüydü, öylece yatıyordu. Oradan çıktığımdan beri ağlıyorum zaten ki akşam haberi geldi. Şaşırmadım. O siktiğimin düşük ihtimalleri buralara uğramaz biliyorum. Olmayacak şeyler olur ya insanlara bazen, bana olmaz. Ben şaşırmam. Bana sürpriz olmaz. Mucize olmaz.

DSC00013

Ama işte üzgünüm, kızgınım. Birini suçlamam gerek ve ben kimi suçlayacağımı çok iyi biliyorum… Kimse de kusurma bakmasın.

Bana bıraktığın bir tek güzel şeyden ne istedin sevgili “eski dost”? 22 senenin hatırasını piç etmene bir şey demedim, her şey bir sanrıymış, bunu anlamama bir şey demedim, yediğim kazığa bir şey demedim, kalp kırıklığıma bir şey demedim, senin için kötü şeyler dilemedim, iyi ol istedim. Peki de sen ne istedin benden? O kediyi seviyordum ben. Nolurdu bıraksaydın bana? Nolurdu siktirip gittiğinle kalsaydın da senden bana kalan tek güzel şeye ah etmeseydin?

Saçmalama deniz, ne alakası var dersiniz şimdi. Kedi ölmüş, kediler ölür, hayat işte dersiniz. Hayır öyle değil, biliyorum orada bir ah olduğunu, biliyorum “lanet olsun o kediyi vermeseydim” dendiğini. Hissediyorum. İnanıyorum ben böyle şeylere, bir şeyi çok derinden, çok nefretle dilersen yaparsın. Nazar da budur. Kara büyü de. Karma da. Ah da. Hepsi aslında sadece nefrettir. Nefret dünyanın en büyük gücü çünkü. O kadar yoğun bir enerji ki, o enerjinin bir sonuca ulaşmaması imkansız. Pozitif düşünceymiş, sikiim pozitif düşüncesini. Öyle bir şey yok. Sadece negatif düşünce kazanır hayatta.

Her şey bok gibi zaten. Kedimden ne istedin? Kedimi bana bıraksaydın olmaz mıydı? Dünyanın en güzel, en iyi, en tatlı, en pembe burunlu kedisi.

photo

Abi, içim acıyor. Seviyordum ben o kediyi. Gerçekten seviyordum. Bir daha da kedim olmayacak, istemiyorum. İşte şimdi tam oldum bak ben. Tam. Şimdi anlıyorum “kaybetme korkusu” yüzünden insanların neden ilişkilerden kaçtığını. Bağlanma korkusunu bilmem neyi. Böyle bir gün hastalanıp, pat diye gidecekse, istemiyorum kedi, köpek, insan, hiçbir şey.

Sonuçta, senin seçimin yalnızlık kolay. Bi bok değil, tak otomatik vitese, takıl. Sıkıcı belki ama zararsız. Senin seçimin olmayan, yalnız bırakıldığın için olan yalnızlık ise bok gibi, bok bok bok bok.

Al şimdi, bu gece kedimin mama kabını topladım, kaldırdım. Etrafta oyuncakları duruyor hala. Al işte şimdi kafama çok pis vuruyor: O kadar kırgın, o kadar yalnızım ki… Mutlu oldun mu?

Nefretinize sıçayım.

Kimse de bana kedin nasıl, nasıl oldu, başın sağolsun filan demesin, rica edicem. Benim kedim öldü. Nokta. Saçmaladımsa da saçmaladım. Böyle hissediyorum.

DSC06254

6 thoughts on “Pembe burunlu bi kedinin ardından…

  1. “yalnizlik, her kimlige dogu$tan yazili tek ugra$idir insanin bir ya$ama sirasinda..
    tek sermayesi, sahip oldugu tek $eydir. kiymetini bilmelidir, dedi.
    yalnizdir insan, hep kalabaliklara kari$ma tela$i bundandir.
    kalabalik yalnizliklar, yalniz kalabaliklar olu$ur $ehir $ehir, ulke ulke.
    kalabalik arttikca, artmaktadir yalnizliklar.
    insan bir olumu istemez, bir de ondan beter bir yalnizligi.
    ama ikisi de muhakkak gelir ba$ina bir yalniz ya$ama sirasinda.
    olumun degil ama yalnizligin bir tek caresi var dedi,
    tek caresi a$ktir bir yalniz ya$ama sirasinda nefes almanin.
    a$kta zaten iki yalnizin ortak bir yalnizlikta bulu$masidir dedi..
    a$ik olun, gosterin birbirinize yalnizliklarinizi!
    nasilsa ayrilik, insanin kendi tek ki$ilik yalnizligini ozlemesi..
    sade olum degil, ayrilikta ya$amin emri”

    (yilmaz erdogan – bana bir $eyhler oluyor’dan)

  2. pek çok hayvan besledim ne söylersem söyleyim umursamicak yahut söveceksin hak ta vermessin belki ee niye sölüyorum bende bilmiyorum ama üzerinden belli bi zaman geçtikten sora başka bir hayvan alman seni rahatlatacak.bunu söylemek için kötü bi zaman ama neticede sürekli insan hayvan ne varsa kaybediyoruz kendi hatamızdan yada alakasız şeylerden.kendini öldürmeyeceksen böyle devam edebilirsin ancak.
    (yorumcu nasihatin dibine vurmuşsa affola)

  3. gaykedi, gerçekten çok güzelmiş bu yazı da… yalnız değilmişim demek, kedisinin ardından böyle hissetme konusunda. kimse anlamaz, kimse anlamıyor, “aman canım kedi işte, ne üzülüyosun” diyecek gibi geliyor bana çünkü. sanki kedim için ne kadar üzüldüğümü belli edersem, özür dilemem gerekiyormuş gibi hissediyorum bazen. ama bak, engin ardıç da aynı böyle yaşamış kedisinin yasını. o da ben de “içim acıyor” diye tarif etmişiz. çünkü işte tam da öyle bi his. içi acıyor insanın.
    bi de o kadar doğru ki evde bir yerlerden çıkıp da gelmeyeceğini anlamak… yani hala evde bir ses duyuyorum, Bozuk’tur diyorum, sonra kafama dank ediyor. çok fena. çok.
    sağol paylaştığın için. :)

  4. iki duygu ( ki ben diğer yorum yapanların aksine bu şekilde düşünüyorum ) bu kadar yalın , bu kadar acıklı anlatılır , bu kadar güzel ifade edilir..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s