Ayna ayna…

Bakınız Pınar Kür çok sevdiğim “Bitmeyen Aşk” isimli kitabında ne demiş:

“…Aşkta söz konusu olan bir ayna ve o aynanın anında yansıttığı imge… aşkın konusu ne geçmiş ne de gelecek aslında… geçmişten bir takım kaçınılmaz yansımalar olacaktır, gelecek içinse umutlar… Ama aslolan şimdi değil midir? Şimdi ne gereksiniyorsanız, o işte aşkı doğuran… Şimdi bakılan ayna… O aynada kendini güzel görüyorsa insan, eğilir, eğilir, Narcissus gibi yuvarlanır gider kuyunun içine…

…Aşk bu mu gerçekten? Aynada kendini istediğin gibi, özlediğin gibi görmek mi? Sevmek, aynayı tutmasını bilmek mi?”

Öyle bir şey işte hakikaten. Tamamen atıyorum ama “kadınlar serseri adamlara aşık olur”un özü de bu olsa gerek. Kendiliğinden şahane, harika, düzgün bir adama değil de, senin düzeltebileceğin, şahaneleştireceğin adama aşk. Seni yücelten bi şey özünde, adamı değil. Aynada gördüğün şey, kendi egonun yansıması. “Ben o kadar harika bi kadınım ki, bu adam sayemde böyle şahane oldu.”

Tamamen atıyorum tabii de, sanki aslında herkes kendi imgesine aşık olmak istiyor hayatta. Öyle sadece sevilmek değil istenen. Senin göstermek istediğin şey yüzünden sevilmek. Sen kimseye aşık olmayan, cool kadını oynuyorsan hayatta, sana meydan okuyan, o cool adam karşına çıktığında ona aşık oluyorsun çünkü o adamı bile alt etmiş oluyorsun aslında. Efendi, mülayim bir adam, zaten senin hobin, çerezin. İnsan ana yemek dururken çerezle karnını doyurabilir mi? Hadi doyurdu diyelim, tatmin olur mu, gözü doyar mı?

Burada hemen ek bilgi olarak Narcissus’un hikayesine girmek isterim. Çoğu insan bilir gerçi narsist kelimesinin kökenindeki bu miti… Süper yakışıklı Narcissus (N.) ormanda gezinirken, bir peri kızı kendisini görür ve görür görmez ona aşık olur. Peşinden koşmaya başlar, o koşar, N. kaçar. Böyle böyle zavallı peri kızı acılar içinde kovalarken, tanrılara yakarır, kurtarın beni, gösterin ona gününü der. Tanrılar ne yapar peki? Aslında hiç… Olan tek şey şudur: N. kaçar kaçar ve bir göl başına gelir, suda kendi aksini görür ve kendisine aşık olur. Aksini bırakamaz, yemeden içmeden kesilir, perişan olur ve oracıkta ölür. Tanrılar da onu su kenarında yetişen nergis çiçeğine dönüştürür. Bu, hikayenin mitolojik boyutu.

Benim çok sevdiğim Oscar Wilde versiyonunda ise hikaye şöyle devam eder. N. çiçeğe dönüşünce göl ağlamaya başlar. Bunu gören orman perileri sorar, niye ağlıyorsun ey göl kardeş diye. Göl, N. için ağladığını söyleyince, kızlar, “ah evet haklısın, N. çok güzeldi, yazık oldu” der. Göl şaşırır: “Güzel miydi? Ben farkında değilim. Ben onun bana bakan gözlerinde kendi sularımın güzelim ışıltısını görüyordum, ona ağlıyorum.”

Yaa… Çok fena di mi?

Yani tabii herkeste hafiften var biraz narsizm. Herkeste bir ego var. Ha bunların ne kadar şişirilmeye ihtiyaç duyduğu konunun soru işaretli noktası sanırım.

Yani birinde o ego, tamamen atıyorum mesela hiç aşık olmaz sandığın biri sana aşık olunca ful kapasite çalışıyor ve bu kadarı yetiyor. Dahası gerekmiyor.Önce kendi imgene, sonra onun imgesine aşık oluyorsun. Seviyorsun işte, sevmeni sağlayan sebep ego olsa da sonrası bildiğin sevgi, senden çok karşındakiyle ilgili oluyor. Seni seviyorum. Seni özlüyorum. Seni istiyorum. Sen yani. Sen.

Bu kadarı sağlıklı denebilir zira ne de olsa her seçim, kendinden bir şey yansıtmaktır mutlaka. Yaptığın hiçbir seçim, salt karşındaki insana bağlı olamaz, efendi de olsa, bok yiyenin önde gideni de olsa, seçimin mutlaka senin egonla ilgili bir yerlerden bir şeyler anlatacaktır. O yüzden bu kadarı normal. Onca bilinç altı, bilinç üstü, toplumsal zart, zortsal zurtla buna da şükür.

Ama işte bakınız, bazı egolar var ki doymak bilmiyor. Şiştikçe şişiyor da hep bir yerinden fire veriyor, asla dolmuyor. Bir musluk dolduruyorsa, bir diğeri boşaltıyor sanki. Yetmiyor hiçbir şey. İşte o durumlarda olay “sen” olmuyor. Beni sevmiyor musun? Beni özlüyor musun? Bana bunu nasıl yaparsın? Ben. Ben. Ben.

İşte bu sakat. İşte burası narsizme giden yol. Çünkü sana dair hiçbir şey kalmıyor yaratılan enkazda. O aynada, o, senin yansıttığın kendi imgesine bakakalırken, sen kovaladıkça kovalayan peri kızından başka bir şey olamıyorsun. Senin yaşadıkların değersizleşiyor. Zira empati kuramıyor bu tipler. Senin yaşadıklarının ona yaşattıkları değer kazanıyor sadece. Sen kendi kendine ölüp bitsen umrunda değil de, aynadaki imgesine zarar verecek en ufak bir hareket, o üstün “ben” algısını zedeleyecek bir şey dünyanın en büyük meselesine dönüşüyor.

Tabii ki bu aşırı kendine odaklılığın temeli, esasında müthiş bir özgüven eksikliği. o açlığı bastırmak için senden besleniyor zaten. Sen ona “sen” dedikçe, onun “ben”i güçleniyor. Ama doymuyor. Gidecek olsan bırakmıyor. Kalacak olsan yanında durmuyor. Sevecek olsan kaçıyor. Sevmezsen sevmeni sağlıyor. Oynuyor seninle bildiğin, sen onu beslemeye devam et diye.

Zaten o yüzden de narsistler, hep çevrelerinde insan olsun isteyen, sosyal ve karizmatik tiplerden çıkıyor. İnsan olsun istiyor ki çevresinde, benliklerinin değeri teyit edilsin. Yani tamamen atıyorum da kendine tapınanlar olmadıkça, neye yarar bir tanrı, değil mi? Eh bu minvalde, narsistlerimizin karizma ve çekicilikleri de tabii işe yarıyor.

Haaa işte problemin kaynağı da şu ki, natural pairing, hep narsistlerle bağımlı kişilik özelliği gösterenler arasında gerçekleşiyor. Bir nevi sado-mazo eşleşmesi gibi. Bağımlılar, kaçıp gitmeyi, kapıları kapamayı beceremeyen, verdikçe veren insanlar olduğundan (ki tabii, bunun da sebebi için bkz. çocukluk), narsistler ise vermek ne kelime, “hep bana, hep bana”cı takıldığından doğal ve de son derece mutsuz bir eşleşme. Ama maalesef, başka bir opsiyon var mı?

Narsistlere en büyük darbe, terkedilmek aslında. Ama narsistsen terkedilmemeye oynuyorsun. Agresif bir atak stratejisi ile yaşıyorsun. Terkedenin kazandığı bir oyuna giriyorsun, o yüzden de terketmeyi bilmeyen rakiplere yöneliyorsun ki, hep sen kazan. Karşı taraf senin için her şeyi feda etse de, gün geliyor sen gidiyorsun zaten yine de. Bağımlı kişilik sabreder çünkü, terketmez, bir gün değişecek diye umar durur. O yüzden dedim ya doğal eşleşme bu diye. Narsistsen böyle. Gitmenin zamanı yok. Ardında bıraktığının anlamı yok. Empati yok. Tek anlamı olan şey senin egon. Peki de, aşk, sevgi filan olabiliyor mu acaba? Mümkün mü bir narsistin kendinden başka birini sevebilmesi? Sanmam. Eşyanın doğasına aykırı, öyle ya.

Vampirler acaba narsist metaforu mudur? Senin kanını emiyor, emiyor, emiyor ve sen izin veriyorsun. Gün gelip, sen kansızlıktan ölünce, onlar da kendilerine yeni bir besin kaynağı buluyor.

Acaip bir şey.

“Narsist kişilerin (diğer) bir karakter özellikleri ise kıskanç olmalarıdır. Ayrıca narsist kişiler diğerlerinin de oldukça kıskanç olduklarını düşünürler. Narsistik kişiler sadece kendi iyilikleri için bir şeyler yaparlar. Bunun sonucu olarak da diğer insanlara ilgi duymazlar ve empati kurmazlar. Narsistik kişilerin diğer kişilerin hislerini tanımalarının olanağı yoktur. Diğer kişinin kendisi için bir şeyler yapmasını isterler ama karşılık olarak herhangi bir şey yapma isteği duymazlar. Narsistik insanlar sık sık diğer kişileri kendi menfaatine kullanmak için insanlarla ilişki kurarlar.” Devamı için tıktık.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s