Şık

Nina Simone çalıyor arkada, derinden, hafif hafif…

Elimde bir kadeh kırmızı şarap var. Karşımda hoşuma giden, içimi pırpırlandıran bir adam. Tatlı tatlı sohbet ediyoruz.

Şaşırtıcı olan, bu kadar urban style bir romantizme alışık olmamam. Hani tamamen atıyorum olur ya, New York temalı filmlerin, eski klasiklerin daha olgun, daha şık, daha metropoliten bir romantikliği. Öyle işte… Woody Allen-vari durumlar. Sanki yazılmışçasına zeki bir diyalog, hafiften şehirli, hafiften sorunlu karakterler, satranç gibi bir flört, şık bir gece… Alışık değilim.

Romantizmi sevmem derim ben hep, sorsalar. Tamamen atıyorum da sevgilim, minnoşum, bik bik bik edebiyatı beni sıkar mesela. Çiçekler etkilemez. Şiirlere gülerim. Sürprizlere, emrivakiye gelemem. Yoğun iltifattan sıkılırım. Mum ışığı vız gelir, tırıs gider, hatta muma elimi bandırmayı ve ıslak mumla oynamayı severim filan. Öküzüm o konularda ben. Ama işte böylesi… Böyle şık bir romantizm… Cilalı, gıcır gıcır. Zarif işte, zarif bir gece, aradığım kelime bu… Öyle böyle değil yani, insanın içi gidiyor. Bir yabancılaşma yaşatıyor, bu sahnedeki ben değilim herhalde, DVD’den seyrediyor olmalıyım bunu. Film hilesi olsa gerek, evet evet.

Zaten ruhunda heyecan olan bi hikaye bu. Rutini yok. Zaten sıradışı. Ama yine de beklemiyorsun işte bu kadar şıklığı. Nasıl diyeyim, daha yaşarken “ulan hayatımda daha romantik bir an yaşamadım” diyorum, farkına varıyorum o anın kıymetinin… ki bu benim için çok alışıldık bir durum değil, üstelik hoşuma da gidiyor olan biten… Benim tanımıma göre romantik tabii tüm bunlar, başkalarının klişe romans anlayışına göre şeyler bana pek öyle gelmiyor zira. Ama işte kırmızı gül, pembe kelebek romansı değil de, Sinatra elegansı, tadı var ya, gecenin dokusunda, işte o… bambaşka bi şey… miş meğer. Nasıl diyeyim, daha bir “grown-up” sanki ilk defa.

Hayatımda ilk kez, 30’larına gelmenin pek de fena bir şey olmadığını idrak ediyorum belki de. Tamamen atıyorum ama orada burada gördüğüm yanak yanağa fotoğraflar altındaki “canım benim, ne güzelsin” toyluğunun ötesinde bir şeyi keşfediyorum. Cep telefonunun duvar kağıdını sevdiceğin resmi yapmanın üzerinde bir şeyler. Yaşlanıyor muyum ne? Olgunlaşmak dedikleri bu olsa gerek. Bir rafinelik çöküyor üstüne. Görüneni değil de işçiliği farkediyorsun. Hayat da, şeytan da inceliklerde, ayrıntılarda gizli işte…

Söylenen büyük aşk sözcükleri yok, gereksiz de zaten, bozar çünkü o anı. Büyük, kısıtlayıcı ve görgüsüz laflara/sözlere/vaatlere gerek yok. O gece tek başına, dimdik ayakta bir gece çünkü. Klişelerle kirletmeyeceksin. Öylesine kusursuz.

Orada, yan yana otururkenki bir bakış ya da ne bileyim, adamın elini koyuşu, arkadaki şarkı, beyaz bir gömlek, kırmızı şarabın tadı… Senin dengin, sana uyan, adımları seninkilere uyan, işini bilen bir adamla havadan sudan muhabbet ederkenki ufak gerginlikler, heyecanlar, telaşlar… Sanki tatildeymişsin gibi, iş güç her şey uzaklarda küçücük bir nokta gibi. Gerçekten tatil gibi. Dinlendiğini hissediyorsun, iyi geliyor. Öyle bi şey.

Adamın ruhu geceye geçmiş sanki… Öyle telaşsız. Şık. Taktiksiz. Aynı adamın kendisi gibi. Çocuksu salaklıklardan uzak. Ego savaşları yok. Güç dengeleri fırıldak değil. İçine bir ağırlık gibi çökmüyor. Kasmıyor. Boğazını sıkmıyor. Keyif alarak, tadına vararak, ağır ağır içtiğin o kırmızı şarap gibi işte. Hem huzurlu, hem yüreğin ağzında heyecanlı nasıl olunabilirin cevabını buldurur insana, öyle bi şey yani. Şaşkınlıkla karşıladığın, beklemediğin ama bir yandan da sana çok doğal gelen, kendiliğinden hoşuna giden bir lezzet. Tamamen atıyorum, ançuezli pizza gibi, tuzlu erik gibi filan.

İşin en güzel yanı, o gecelerin sabahında çirkin gerçekliğe uyanırsın ya genelde… Öyle değil. Sabah da her şey olduğu gibi. Pazar sabahı kahvaltısı gibi. Kafada tiktak dönen sorular yok, ruh sıkıntısı yok, tertemiz, rahat. Easy like sunday morning, evet.

Heyecan hala orada, bin türlü bilinmezlik de orada. Ama takmıyorsun, akışına bırakmışsın çünkü böyle geceler de, sabahlar da ancak kendi bilinmezliğinde, kendi akışında yakalanabiliyor, biliyorsun. Sonrasını ancak merak edersin, düşünüp heyecanlanırsın belki ama debisini bozmaya kıyamazsın, kıymazsın. Bırakırsın, o kendi akışında seni şaşırta şaşırta gider öyle. En güzeli.

Bana olmaz öyle şeyler dedim daha önce defalarca. Lafımı yedim, yiyorum, olurmuş.

Ne güzel gece. Ne güzel adam…

“Birds flying high you know how I feel
Sun in the sky you know how I feel
Breeze driftin’ on by you know how I feel…
It’s a new dawn
It’s a new day
It’s a new life
For me
And I’m feeling good…”

2 thoughts on “Şık

  1. Geri bildirim: 5 Posta - Eşini, arkadaşını, bayıla bayıla düzdüğün kişiyi internetten bulmak mümkün.

  2. Çok beğendim. İnce işçilik, ustalık var yazıda. Bu arada, Allah gönlüne göre versin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s