Sevgilim…

“Benim bir sevgilim var!” dedi yüksek sesle, aynanın karşısında kendine bakarken. Oyunculuğu beceremeyen bir adamın abartılı ton ve vurgusunu hissetti sesinde.

Beğenmedi, bu sefer de heceledi, sev-gi-liiiiii! I-ıh yok, gene olmadı.

Kız arkadaş’ı denedi, olmayınca olmuyor işte, alışmadık dötte don durmuyor, “kız arkadaş” sözcükleri ağzından çıkarken, ağzı sanki sesleri filtreledi, kız arkadaş değil de, tamamen atıyorum, “kirs arkidepp” gibi bir şeyler geveleyebildi.

Işığı kapattı, denedi, yok.

Aynaya bakmadan denedi, yok.

İngilizce denedi, yok.

Olmuyor, olmuyordu işte, bir türlü bir sevgilisi olduğu gerçeğini kendisine söyleyemiyordu.

Rocky’i düşündü bir an, antreman yaparken, hani o Philadelphia’daki merdivenlerin en tepesine koşarak çıkmasıyla son bulan o sahnede, aylar boyu süren koşuşturmanın meyvelerini topladığı o anı… Tek yumruk havada gelen zaferi. Belki o da yavaş yavaş antreman yapsa, tamamen atıyorum önce “sevgiii! sevgiiii!” diye haykırsa bir 15 gün filan, sonra “sevgili”ye gelebilir miydi acaba?

Dıdı dııııtttt…. Dıdı dıııııııııııııııııııııt…” dedi kendi kendine. Yok ama Rocky Balboa’nın o gazını hissetmiyordu içinde.

Günlerdir, haftalardır, hatta aylardır deniyordu zaten. Olmuyordu bir türlü. İşin komiği, kızı seviyordu da, beraber iyi zaman geçiriyorlar, mutlu hissediyorlardı filan. Ama o kelime, ah o kelime… Bir söyleyebilse, göğsünü gere gere bir diyebilse: Sev-giiiii-limmm!

Hayır kızcağız sevgilim’den de geçmişti üstelik, tamamen atıyorum ama “beraber olduğum insan” gibi kalıplar bile olurdu aslında da, ne zaman o tip bir şey söylemeye kalksa “beraber olduğum… lamba” filan gibi salak saçma yerlere bağlıyordu. Olmuyordu, olmuyordu, lanet olsundu.

Her gün ayna karşısında deniyor, uğraşıyor, beceremedikçe sinirinden köpürüyordu. Ağzından çıkaramadığı bir tek sözcük, tüm mutluluğunun içine ediyordu işte. Öfkeli, huysuz, nemrut bir adama dönüşüyordu gün be gün. Kız “zamanla olur, boşver” dedikçe daha da kuduruyordu. Olmuyor, yapamıyordu. Hatta beklenenin tersine, günden güne performansı düşüyordu, önceleri sevg filan diyebilen adam, şimdi se dedin mi, hayalet görmüşe dönüyordu.

Bir gün psikologa gitmeye karar verdi, çünkü kararlıydı, bu meseleyi çözmeye söz vermişti. Psikolog ona geçmişinde bu sözcükle ilgili kötü bir anısı olup olmadığını sordu. Yok dedi, önce. O zaman parmağımı izle, dedi psikolog.

“1… 2… yavaş yavaş bir uykuya dalıyorsun… 3… 4… çok huzurlu bir yerdesin… 5… sevgilim kelimesi seni ürkütmüyor… oradasın… neler oluyor anlat bana?”

Ve anlattı, sevgilim de sevgilim dediği, iki lafından birinin “sevgilim” olduğu bir yerdeyken, o sevgilim’in anlamsızlaşmasını anlattı. Sevgilim kelimesinin nasıl da gündelik, bardak gibi, çatal gibi bir şeye dönüştüğünü anlattı. O kadar anlam yüklenen o zavallı sözcüğün, günden güne sararıp solmasına şahit oluşunu anlattı. Anlattı da anlattı…

Uyandığında hatırladıklarından o kadar sarsılmıştı ki, o kadar büyüttüğü bir sözcüğün hiç’e dönmesinden öylesine korkmuştu ki, koşarak çıktı gitti psikologun yanından, bir daha uğramamak üzere. Hatta o koşu hızıyla eve ulaştı. Koşarak içeri girdi, kız orda duruyordu. Geldiğini görünce, kocaman gözleriyle, ışıl ışıl ona baktı. Kocamaaan gülümsedi. Ama o görmedi. Ne beraber mutlu olduklarını, ne hissettiği huzuru, ne de o gözlerdeki ışıltıyı umursadı o an. Onun yerine kıza bok bir bakış attı.

“Sana sevgilim diyemiyorum, diyemeyeceğim şu anda. O yüzden git yanımdan. Ben ‘sevgilim’ diyemeyen yarım bi insanım. Git.”

Gitti kız, ne yapsın. Baya gitti hem de. Topladı pılısını pırtısını, çekti gitti. Sevgilim sözcüğünün olmadığı bir yerlere gitti. Sevgilim diyemeyen bir adam yüzünden sevgilim diyemeyen bir kız olmaya gitti.

Bir gün, o sevgisizlik dünyasında, o yalnız, kurak, çorak dünyada, kimsenin kimsenin sevgilisi olmadığı; kolayın, ucuzun, pratiğin, çirkinin, anlamsızlığın dünyasında, her nasılsa adam karşısına çıktı.

Kızı görünce içi gitti adamın, ne güzel bakıyor dedi kendi kendine. Ne çok özlemişim… Ne çok zaman, ne çok kayıp zaman, ne yazık, ne çok… Kıza sarıldı. Sarılırken içi eridi daha da fena. Ne çok dedi. Ne çok. Ne çok. Ne çok.

Seni özledim, dedi adam, keşke o sözcüğe bu kadar takılmasaydık.

Kız gülümsedi uzaak mesafeler ardından, sanki çok şey saklıyormuş gibi bir gülüşle… Bir an adamın taa gözlerinin içine, acıtırcasına dolu dolu baktı. O eski ışıltının üzerini kaplayan kara bulutlar kaybolur gibi oldu ama sonra daha beter gözlerine oturdu kızın.

Ben hiç sevgilim demeni istemedim ki, dedi kız, sevsen yeterdi.

Gülümsedi tekrar sonra, adamın yanağına bir öpücük kondurup, arkasına dönüp bakmadan çekti gitti, tek bir cümle bırakarak ardında:

“Sevsen yeterdi.”

Sevsen yeterdi. Sevsen yeter. Sev yeter. Sev. Yeter. Sev.

Adam kızın giderek daha da daha da uzaklaşmasını izledi yumru yumru olmuş bir boğazla. Sonunda kız gözden kaybolduğunda ise bir tek sözcük çıktı ağzından:

“Sevgilim…”

3 thoughts on “Sevgilim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s