Karamsar ama iyimser bi yazı…


Düşünüyorum… Yani hep saçma sapan kuruyorum, düşün düşün boktur işin misali takılıyorum zaten de bu sefer, her zamankinin dışında bir şeyler düşünüyorum. Oturmuşuz kuzenle, daha öncesinde sevgili bir arkadaşla, hayat-ölüm, yaş, sorunlar, onları tartışmışız. Genç ölümleri, hastalıkları, kazaları, birilerini kaybetmeyi konuşmuşuz.

Hani kaybetmek bilmediğim bir şey de değil üstelik. Daha çok gençken, öyle ya da böyle, kaybetmeye başlamışım yaşıtım sevdiklerimi, yakın olduğum birilerini. Lisede tanışmışım genç ölümle. Sonra babaanne, canımın içi annneanne, dede derken… Yaş torun olamama, torun sahibi yapma yaşına gelmiş, ölüm de kara bir gölge gibi çöreklenmiş hayatın her köşesine.

Derler ya, sırayla olanı makbul diye, sırayla da olsa acıtıyor da, hakikaten sırasızı çok zor… Dinliyorsun garip hikayeleri, ne düşüneceğini bilemiyorsun. Tamamen atıyorum, çocuk öyle bir kontrole gideyim demiş, aa bir bakmış, garip bir hastalık, 3 ay, 5 ay derken, olay bitmiş. Ya da genç bir adam almış kız arkadaşını, arabaya binmiş, tatil, hovardalık, gezme, eğlenme… Tak bir kaza. Çocukta burun kanamıyor ama kız artık yok. Ne bileyim, bir başka genç çocuk, 19 yaşında, arkadaşlarıyla eve geliyor, içiyorlar, gülüyorlar, ben biraz odama gideyim diyor ve pencereyi açıp, dışarı atlıyor. Küçücük kız çocuğu aylarca hastane odalarında sürünüp, anneciğinin kollarında vazgeçiyor direnmekten… Ne bileyim, bir sürü böyle hikaye, gazetede, çevrede, orada, burada. Saniyeler içinde değişen hayatlara dair binlerce örnek…

Tabii insan her an ölüm gerçeğiyle burun buruna yaşayamıyor. Doğru. Canın sıkılınca, kalkıp, ama bak orada millet neler yaşıyor diyemiyorsun. Tamamen atıyorum ama nasıl ki çok paran varsa da, az paran varsa da ay sonu gelmez ya, acı da öyle bir şey. Rölatif. Herkesinki kendine göre işte.

Kardeşi tedavisi olmayan, sınırlı zaman verilen bir hastalığın pençesinde olan bir arkadaşının, haberi ilk aldıkları güne dair sözlerini anlattı kuzen bugün. O güne kadar her şeyinin aksi gittiğini düşünen, hayatın boktanlığından bıkmış, hafif depresif, mutsuz olduğunu düşünen ve söyleyen abla, haberi aldığı an için “meğer son mutlu günümmüş” diyor. Ne acı değil mi, bunu böyle farketmek?

Yani evet, demin dedim, insan her an ölüm korkusuyla yaşayamaz, canı sıkkınsa sıkkındır. Sonuçta; tamamen atıyorum sen dizini morartınca da acıyor canın, başkası orada vücudundaki her kemiği kırsa ne biçim acırdı’yı düşünmüyorsun… Ya da ne bileyim, onun canının daha çok acıması, seninkini geçirmiyor. Ama işte, yine de en azından, gerçek ve somut problemlere sıkılıp, biraz daha iyiyi görmek hatta arayıp bulmak mı lazım ne? Ne bileyim, canını sıkan insanları ve koşulları defedip, sıkmayanları, sana iyi gelenleri daha bir appreciate etmek… Zaman harcamamak belki, zaman kaybetmemek. Gereksiz küslükler değil de, gerekli küslüklere yoğunlaşmak. Soyut değil somuta odaklanıp, çözüm üretip, devam etmek. Zaman kaybetmemek. Değer bilmek. Tadını çıkarmak. Falan filan.

Hani yani böyle yazınca, çok mu İclal Aydın oldum ne? Böyle bir hayat güzel, pembe kelebek, çiçek, böcek gibi? Hayır ama. Hayır. Hayat güzel değil, hiç değil. Hayat boktan. İnsanlar da boktan. O yüzden o boktan hayat içindeki tek tük güzel anlar ve güzel insanlar önemli.

Hayat kendi kendine bunalıp, oturduğun yerde vakit harcanmayacak kadar boktan ve acımasız. Şans vermiyor insana. Bir hata yapıyorsun ve geçip gidiyor, affetmiyor, geri dönemiyorsun o anlara işte. O yüzden hani tamamen atıyorum ama kötü bir film içinde, çok güzel bir oyunculuk yakalarsın ve dersin “berbat filmdi ama baş oyuncu şahaneydi!” diye, hani istersin ya bir tek iyi şey yakalamayı… O hesap. Bu boktanlık içerisinde, o iyi şeyleri yakalamak lazım ki onca zaman “filmi” seyrettiğine değecek bir şey olsun.

İnsanlar bir gün pat diye ölüveriyor. Öylesine. Anlamsızca. Pat diye. Ve sen, ben, biz, oturduğumuz yerde, son derece entelektüel sıkıntılar içinde boğulmaktan kimileri için çok değerli olabilecek o hayatı ıskalıyoruz. Ağaçlara bakmaktan, ormanı görememek gibi. Çocuk isteyenin çocuğu olamayıp, senelerce tüp bebek tedavileri deneyip de, istemeyenin hamile kalması ve gidip kürtaj olması gibi. Hayat öyle bir şey. Siktiriboktan bir mizah anlayışı, götkafalı bir ironisi var, ne yapacaksın? Savaşmakla, direnmekle, “neden böyle” ile olmuyor, biraz kabul edip, kendini ona göre ayarlayacaksın belki de, ne bileyim. Yani gel bana para sorunlarıyla, gel bana aldatılmakla, gel bana kalp kırıklığıyla… Hepsine amenna. Ama işte kendi kafanda yarattığın, var olmayan, soyut şeylere çok fazla takılıp, yapmadıklarına hayıflanıp, yapabileceklerini ıskalama işte, onu diyorum.

Son derece karamsar ve skeptik bir şekilde, bir iyimserlik rüzgarına kapıldım bu gece. Hayata, dünyaya ve insanlara hep bir soru işareti ile bakarken, bir kalpler belirdi gözlerimde. Çok acaip. Ha ama işin özü tabii, hak edene, değer bilene, değerini bildiğine… Yarardan çok zarar verene, negatiflik yükleyene veda etmek ve dedim ya, zaman harcamamak da bazılarını sevebilmek kadar önemli aslında. Yeri geldi mi yürüyüp gitmek, yeri geldi mi durup nefes almak ama hep bir devinim, hep bir devam etmek. Öyle bir şey sanırım.

Bilmiyorum, bu garip sevgi dolu haller, bu iyimserlik, bana yabancı, kendimi tanıyamıyorum, tam ne demek istediğimi de kestiremedim o yüzden. Benden daha bilge bir kişinin sözleriyle bitireyim bari (kimileri Borges der ama bazı kaynaklarca yalanlanıyor bu, o yüzden kimin şiiri emin değilim), o özet geçsin size, buyrun:

Instants
If I could live again my life,
In the next – I’ll try,
– to make more mistakes,
I won’t try to be so perfect,
I’ll be more relaxed,
I’ll be more full – than I am now,
In fact, I’ll take fewer things seriously,
I’ll be less hygenic,
I’ll take more risks,
I’ll take more trips,
I’ll watch more sunsets,
I’ll climb more mountains,
I’ll swim more rivers,
I’ll go to more places – I’ve never been,
I’ll eat more ice creams and less (lime) beans,
I’ll have more real problems – and less imaginary ones,
I was one of those people who live
prudent and prolific lives –
each minute of his life,
Of course that I had moments of joy – but,
if I could go back I’ll try to have only good moments,

If you don’t know – thats what life is made of,
Don’t lose the now!

I was one of those who never goes anywhere
without a thermometer,
without a hot-water bottle,
and without an umberella and without a parachute,

If I could live again – I will travel light,
If I could live again – I’ll try to work bare feet
at the beginning of spring till
the end of autumn,
I’ll ride more carts,
I’ll watch more sunrises and play with more children,
If I have the life to live – but now I am 85,
– and I know that I am dying …

Türkçe çeviri için tıktık.

2 thoughts on “Karamsar ama iyimser bi yazı…

  1. “Hiç ölmeyecek gibi yaşamak mıdır çağımızın laneti? Bazen iyi bir bakış açısı olsa da…Hani plansız, programsız, kendine sonsuz güvenle yaşamak… Fakat hiç ölmeyeceğimizi düşünürken, sanki etrafımızdakilerin de hiç ölmeyeceğini düşünerek kalpler kırıyoruz, söylemek istediklerimizi erteliyoruz, yarın bakarız diyebiliyoruz… Ama hayat ertelenemeyecek kadar anlık…değişken ve bu çok hızlı gerçekleşebiliyor. Bugünlerde çok sevdiğim bir insan yatağında can çekişiyor. Dünyadaki en tatlı insanlardan biri diyebileceğim bu kadın, belki de – doktorun dediğine göre de muhtemelen yakında bizlerle vedalaşacak. Kendi kendime düşündüm, ağladım biraz..Söz konusu ölüm olunca mı kendimize geliyoruz? Böyle zamanlarda mı ancak hayatın ne kadar komik, ciddiye alınmaması gereken, kısa bir serüven olduğuna ayıyoruz? Ne yazık ki evet… Bu kıyıdan bakınca her şey ne kadar sade…Yaşa gitsin, sev gitsin, sarıl sarmala, içini dök gitsin…”Çok sevdiğim birini kaybetmeden önce yazdığım şeyler…Yaz ortası gitti. Bitti.

  2. Hayat bazen şans veriyor bazısına.
    Şahane bi insan çıkarıyor karşısına.
    Er kişi bu şansın kıymetini bildi bildi
    Bilmedi mi kayıp gidiyor ellerinden şans.
    Ve dediğin gibi hatayı, kıymet bilmezliği affetmiyor hayat, bi daha geri dönemiyorsun o anlara .
    Hah işte bu gruba, yani şansı avuçlarının içinden kayıp giderken ardından aval aval bakan, sonrasında da kafayı taşlara vuracak olanlara biz ”salaaak salaaaak” diyoruz.
    Allah tez zamanda akıl fikir versin demeyi de ihmal etmiyoruz :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s