Atış poligonu

Yazar olarak sınırlamalarım var, kendi kendime uyguladığım bir sansür var, kıramadığım zincirlerim var. Ve bir gün olmak istediğim yazar olabilmek istiyorsam, bu “inhibition”lardan arınmam gerektiğini biliyorum. Bu yolda da bu blogu kullanıyorum. Burada kendimi geliştirmeye çalışıyorum, bir gün hiç kimselere okutmadığım hikayeler yerine insanlara ulaşacak bir şeyler ortaya koyacaksam, önce burada deniyorum kendimi. Gelişmeye çalışıyorum ama yine de bu blogda bile kıramadığım duvarlarım var, hissediyorum, biliyorum, farkındayım.

Bu oto-sansürün iki ana sebebi var aslında:

1. Tanıdıkların okuması
2. Tanımadıklarımın okuması

Birinci neden, yani tamamen atıyorum ama mesela annemin ya da eski sevgililerimden birinin ya da ne bileyim patronumun burayı okuyor olması, içimden geldiği gibi yazmamda büyük engel. Bir şey söylesem üstüne alınanlardan kariyer kaygılarına, anne babaya söylemek istemediğin şeylerden patronun önünde “yarrak” dememe isteğine kadar uzanan bir yelpazede sınırlar koyuyor insana.

İkinci neden ise başka türlü bir neden, seni tanımayan, seni bilmeyen insanlara hakkında fazla bilgi vermeme isteği, bir anlamda özel hayatını ve kendini koruma arzusu. Bu da başka bir şekilde kendini bırakamamana sebep oluyor.

Mahlas alıp, mahlasla yazma isteğim de bu yüzden ama yapmıyorum çünkü “Deniz, ne güzel yazmışssın” duygusundan, “işte bunu ben yazdım!” hissinden vazgeçemiyorum. Ah ego, nice fidanın başını yaktın böyle!

Sonucunda da, kişisel yazacağım zaman kimsenin anlamayacağı şekilde, kişisel yazmayacaksam suya sabuna fazla dokunmadan, fazla küfretmeden yazdığım yazılarla doluyor bu blog. 5 kez küfür edeceksem 1 kez, ana avrat gitmek isterken kaka pipi diyerek, tamamen atıyorum Türk pop şarkılarında olduğu gibi sevişmek diyeceksem sevmek’lerle kamufle ederek anlatıyorum meramımı.

Ama dedim ya burası benim egzersiz alanım. Yazar olma yolumdaki oyun bahçem. Atış poligonum. Burada belki hedefi vuramayacağım başta ama çalışacağım, çalışıyorum. İyi bir yazar olduğumu biliyorum ama olmak istediğim, kendimin de takdir edeceği o harika yazar olmak istiyorsam, zincirlerimi kırmak için burada oynuyorum önce. Ve kelimelerim, cümlelerim, metaforlarım benim oyuncaklarım, benim mermilerim.

Elbette ki, yazdığım her şey kendimden bir şey içeriyor. Giderek daha kendimi katıyorum yazılarıma, giderek etrafı umursamamayı öğreniyorum. Daha da iyi olacağım. Şimdilik, kendimden yansımalar katsam da hep bir maske ardında, bir kamuflaj ardında, kendimi açık etmemeye çalışarak… Gelin görün ki savaştığım tam da bu, kat kendini diyorum kendime, daha fazla kat, koy ortaya. O yüzdendir ki, ben yazıyorken, hayatım bahanem oluyor bir yerde. Giderek, daha fazla hem de. Ve ben buna bayılıyorum.

Edebiyat söz konusuysa, hayat teferruattır diyorum, evet. Ben yazacaksam, sen bahanesin diyorum, evet. Bunun en üst düzeye çıkmasına çalışıyorum hem de. Özellikle. Bu blogun amacı bu çünkü, varlık sebebi bu. Günlük tutmak, insanlara kendimi anlatmak, tanınmak değil; halka açık bir alanda, insanların gözü önünde, benim kendimi katarak, “o” yazara dönüşmem. 1 kişi okumuş bu blogu ya da 1000 kişi, orası hiç önemli değil. Kendi kendime sınırsızca yazdığım ve kimselere okutmadığım yazılarım yerine, okunabileceğimi bildiğim bir ortamda o sınırları yavaş yavaş kırmak. Gizlide olduğum yazara, açıkta dönüşebilmek.

Bu yolda, insanları da kendimi de kullanıyorum açıkçası. Yazın hayattan besleniyor elbette ki ama sonra hayatın önüne geçiyor. Ve ben de kendimi kelimelere bırakıyorum. Yazıya başladığımda nereye varacağımı bilmeden başlıyorum çoğu kez, farkında olmadığım hislerle oturuyorum bilgisayarın başına. Sonra bırakıyorum. İçine cin kaçmış bir çocuk oluyorum ve ben düşünmeden yazıyor ellerim. İd ile yazıyorum. Sonra süper ego geliyor, o kelimeyi sil diyor, o cümleyi yazma diyor filan. Süper egoyu ilkelleştirme çabaları tüm bunlar aslında.

Ve işte sonuç olarak, son bir yıldır yaşadığım fırtınaların da neticesiyle, giderek süper ego törpüleniyor, sesi kısılıyor. Deniztan’ın başladığı ama içimdeki yazarın bitirdiği yazılar oluyor. Giderek, daha fazla hem de. Tamamen atıyorum mesela hoşlandığım birini yazmak üzere oturuyorum, körkütük aşık olduğum birini yazarak bitiriyorum. Gıcık olduğum birini yazacakken, sanki dünyam yıkılmış yazısı yazıyorum. Gördüğüm ve hoşuma giden bir detayı anlatacakken, o detay sanki hayatın anlamıymış’a dönüyor. Özü aynı da, hissi büyüyor. İçinde taşıdığı yine ben, anlattığı yine benim yansımalarım da, yazı hayatı solluyor işte bir şekilde. Ve hayatta ağzıma sıçan acılar, yazar olarak bana iyi geliyor, ne acaip.

Sonra bir de matematik var benim için… Ben yazarken, matematikle yazıyorum. Cümlelerin müzikalitesine, kelimelerin akışına, yani şekle de içerik kadar önem veriyorum. Çok bilinmeyenli denklem çözer gibi kuruyorum cümlelerimi. Zaten dil yeteneği, matematik zekasıdır aslında sadece. Matematik bilmek ya da sevmek değil dikkat edin, matematik zekası… Dil formüldür çünkü, istisnalar ve evrensel kurallardır. Tıpkı matematikteki gibi. Annem hep derdi bana, senin kafan matriks gibi işliyor, düşünceler sanki bir matrikste yerleştirilmiş gibi, aradığın an, koordinatlarla buluyorsun, oradan oraya atlayışındaki sistematik çok acaip diye. O sistematiği ister istemez yazılarımda da kullanıyorum. Diyorum zaten, iyi yazı yazabilenler, dile yeteneği olanlar, farkında dahi olmasalar da matematiğe yatkın insanlardır. İşte bu yüzdendir ki hem hayalimde yarattığım imgeler, hem de kendi matematiğim beni ele geçiriyor yazarken. Ve gitgide daha fazla bırakıyorum kendimi onlara…

Sonunda da içsellik mi bütünsellik mi arasında, bütünsellik önem kazanıyor. Giderek daha fazla hem de. Yazının kusursuzluğu, cümlenin matematiği, kelimelerin ritmi, uyandırdığı his, okuyanı içine alması benim için benim kendi hayatımı %100 anlatma ihtiyacından daha önemli olmaya başlıyor.

Hayatımı yazsam roman olur cümlesi doğrudur. Herkesin, en sıradan insanın bile hayatı roman olabilir. Uslup denen şeyin, yazarlık denen şeyin, yeteneğin, kelimelerin farkı orada devreye giriyor zaten. Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın…

Bak tamamen atıyorum ben boktan bir adamın, koluma taktığım boktan bir dilek bileziğini koparmasını dümdüz anlatabilirim ama kimsede hiçbir duygu uyandıramam. O adamla ayrılık hikayemin, yaşadığım aşkımsı şeyin uyandırdığı duyguyu o boktan bileziği koparmasını dümdüz anlatarak veremem. Ama ben bunu o boktan bileziğe bir anlam yükleyerek ve bunun koparılmasının yaşattığı fırtınaları yazarak verebilirim. Ben o metafora anlamlar yükleyerek, kendi hikayemi kankama anlatıyormuş gibi anlatmaksızın, her okuyanın kendinden bir şey bulacağı hazin bir aşk hikayesi yaratabilirim (bkz. Bi bilezik, bi lanet, bi de adam). Ve sonunda yazı yazmanın insanda yaşattığı o inanılmaz deşarjı yaşarken, güzel bir yazı okumanın başkalarında sağladığı deşarjı yaşatabilirim. Yazıda yazdığım fırtınaları, o mevzu bahis hikayede yaşamış olmam gerekmez, elbet bir gün bir yerde karşıma çıkmıştır ve yaşamışımdır, ama her şey yüzde yüz o şekilde yaşanmış olmayabilir, yazıda aşığım dedim diye gerçekte aşık olmuş olmayabilirim. Ben yazıyorsam, hayat bahane deyişim ondan.

Yazılarımı okuyup da detaylarda tanıdık şeyler yakalayanlar var… Yazar dediğin kişinin yazılarının gerçekliği yansıttığına yüzde yüz güvenmek çok akıl karı değil. Zira manipülatif olmak zorundasın yazarken. Sonuçta bir dünya yaratıyorsun, içine karakterler yerleştiriyorsun ve o senin tanrısı olduğun bir dünya oluyor, kimi nasıl istiyorsan öyle oynatabiliyorsun. Eh zaten sen bir dünyanın tanrısıysan, her şeyin cevabı “çünkü ben öyle istedim” olabiliyor, ne gerçek ne değil diye soramıyorsun tanrıya. Her yazar da yazısının tanrısı sayılmaz mı sonuçta?

“Good is the enemy of great” derler, çok severim bu sözü. Ben iyi bir yazarım ama henüz “orada” değilim ve olduğum şeyle yetinmek istemiyorum. Bu blog o yüzden var.

Burası benim ev ödevim, egzersizim, müsvedde defterim, oyun alanım, atış poligonum. Burası benim. Burada neyi kullanıp neyi kullanmayacağım, neyi dürüstlükle anlatıp neyi anlatmayacağım benim bileceğim iş. Burada her yazım gerçek ama her yazım bir o kadar da yalan. Yazılarım okunuyorsa, tek istediğim yabancı biri yazmış gibi okunması ve bir şey ifade etmesi.

Benim kendimi ne kadar deşarj ettiğim, gerçek kişi ve kurumlarla olan benzerlikler, bilmem ne… Bunların hesabını vermek zorunda olmamalıyım. Çünkü bu blogun amacı benim korkusuzca yazabilmem. Kimse bana “bunu yazmasaydın” demesin, sanatçı duyarlılığı diye bir şey var. Senin çöpe attığın kağıt mendil, bende çağrışım yoluyla dünya değiştiren bir metafora dönüşebilir. Bu demek değil ki, gerçekte öyle. Ve bu demek değil ki, gerçekte öyle değil.

İşin özü, gerçekte neyse ne, benim öncelikli derdim gerçeklik değil. Bir şekilde deşarj, bir şekilde anlatma ihtiyacı, bir şekilde üretme ihtiyacı, bir şekilde ulaşma ihtiyacı, o ya da bu, kim niye yazıyorsa yazıyor sonuçta. Gerçeklik olaylarda değil, anlatılan hislerde gizli zira. O hislerin zamanı, detayı, niyesi, niçini değil, o hissin gerçekliğine odaklanmak gerek okurken… Bu yüzdendir ki, bir gün erkek bir kahramanın hikayesini yazmak isterim, olmadığım bir şeyde, his dünyasının gerçekliğini yakalayabilmek, o empatiyi kurabilmek benim için en üst düzey sınav şu anda.

Sanat toplum için değil. Sanat sanat için de değil. Sanat önce benim için. Sonrası geliyor zaten, sen en zor hedef kitleyi yani kendini ikna edersen, kendini kendine beğendirirsen, insanlara da ulaşıyorsun. O yüzden kimse bir şeyi üstüne alınmasın. Ben yazar olmaya uğraşıyorum; dramatizasyon, mübalağa, yalan dolan, söz sanatları benim işim.

Burası benim poligonum, istediğim gibi atarım, adı da “tamamen atıyorum” ya işte, daha ne olacağdı? İlla ki şunu mu eklemek gerek:

“All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.”

7 thoughts on “Atış poligonu

  1. Bu tek başına değil bütün yazar kişiliği olanların manifestosu olmuş.. Yazıp paylaşmak böyle bir süreç.. Ve evet katılıyorum “her yazar kendi yazısının Tanrı’sıdır..”

  2. Tamamen atman, duruma uydurmanla ilgili olabilir. Ben de öyle yaptım duruma uydurdum ad neden gerekli dedim. Dil matematik zeka gerektirir, doğru ama bir o kadar da gerektirmez, dil sosyal bir araçtır, hatta varlıktır, değişkenleri vardır, ihtiyaçlar bunun değişkeni olur, bugün bilinmeyen bir yerde bir meyve keşfedilir, adını keşfeden kişi kor, o meyve oysa bizim zihnimizden bağımsızıdır. Formülüze olmuş olsaydı kaşif ona yeni ad vermeyecekti. (Burda tamamen attım, aslında duruma uydurdum.) Yazmak, insanoğlunun konuşma eylemi kadar eskidir, bu yüzden yazma eylemine değer biçiyorum. Yarattığın karaketerlerinin tanrısı değilsin, karakterler senin eline düşmüş birkaç zavallı serseri, o yüzden onlarla oynuyorsun, mesela sana aşık olan bir erkeği bir yerde öldürmek çok kolaycı bir yol, oysa onu saklaman, gizlemen, sonuna kadar yaşatman iyi yazar için ölçüttür.(Sakın adımı yazmadım diye bu benim sorun yaşadığım salak deme çünkü öyle bir şey yok.) Bir de iyi yazar sadece kendine bir iki hakaret ederek özeleştiri verdim yanılgısına kapılmaz. İyi yazar kendini de bir karakter olarak ortaya kor onunla oynar, eğlenir, alay eder. Sistematikse eski dinsel metinlerin büyük kandırmacası, dilde öyle şeyler yok. Öyle olsaydı Guillaume Apollinaire(böyle mi yazılıyordu) peygamber sayılırdı, onun kadar bu sistematik, şekil diline kafası çalışan olmadı. Medalin o yüzden şanslı ama o da sonuçta 24 saat düzüşme eylemini okurun kafasına soktu. Neyse iyi yazar değilsin, antrenere de etmiyorsun kendini. Sadece kızgınlığının, yanılmışlığının acısını yazar geçiştiryorsun. İyi yöntem bıçak yerine kalem kullanıyorsun, bu konuda başarılısın, her insanın hayatından bir hikaye çıkmaz, öyle olsaydı yazarlara gerek olmazdı, her insanın yaşantılarından bir öykü kurgularlar. bak kurmaca metin dedim… Ötesi yok kötü yazar:P

  3. tamamen katılıyorum..
    atış poligonuna..
    karalama defterine..
    hem gerçek hem kurgusal içeriklere..

    ama ille de..
    sanat benim için.. bölümüne..
    hele de kişisel internet güncesinde tamamen kendine göre yazmayacaksa insan.. nerede yazacak ki acaba..

  4. “dil yeteneği, matematik zekasıdır aslında sadece. Matematik bilmek ya da sevmek değil dikkat edin, matematik zekası… Dil formüldür çünkü”

    bencileyin de öyledir.”formül”, güzel bir tarif. aynı olayı bir yazarsın, okuyan güler, başka türlü yazarsın, okuyan gerilir.

    iyi pratik yapabilmek için en iyisi anonim yazmak. okuyucuyu bile fazla iplemeden, yazmak. bencileyin öyle.

  5. niye gerekli,
    formül derken demek istediğim tam olarak anladığın şey değil. ama dil kendi başına matematiğe çok benzer. dil zekasının matematik zekasıyla aynı yerden geldiği de bilinen bir şey. ha, bu formülleri senin nasıl kullandığın da yetenek oluyor, uslup oluyor. evli adam da yukarıda aynı şeyi söylemiş bak, ondan bahsediyorum işte. yoksa iki kere iki eşittir dört bir şey yok tabii ki. ama aslında matematik de sanıldığı kadar öyle değildir zaten :)

    sistematik dediğim de bambaşka bir şey, herkesin yazarken ya da düşüncelerini bir çizgiye oturturken kullandığı sistematik farklı. sadece bundan bahsediyorum. yoksa elbette ki sadece sistemle, formülle, duygu ya da öznellik katmadan iyi yazmak diye bir şey söz konusu olamaz.

    herkesin hayatından bir hikaye çıkar. sen buna itiraz ederken de aynı şeyi söylemişsin. öyle olsa yazarlara gerek olmazdı demişsin. aynı şeyi söylüyorum, hikaye her yerden çıkabilir ama bunu yazıya geçirebilmek yazarlıktır işte diyorum. herkes yazabilir demiyorum, dikkat et.

    yarattığın karakterlerin tanrısı olduğunu inatla düşünüyorum. onlar zavallı serseriler ve ben onlarla oynuyorum, evet. bizler de zavallı serseriler değil miyiz, dinlerin öne sürdüğü tanrılar açısından? aynı şey. karakterlerin ya da dünyanın zavallılığının bir önemi yok, onların yaratıcısı sensen tanrısı da sensin. ister öldürür, ister saklarsın, bu da senin seçimin. daha doğrusu, iyi yazarlar açısından bakarsan, senin yarattığın karakterlerin seçimi (hür irade). tıpkı tanrı ve kul ilişkisinde olduğu üzere. eğer karakter ölüyor ve bu ölüm yazar tarafından değil karakter tarafından istendiği için gerçekleşmişse, iyi bir karakter yaratmışsındır. ama sonunda, hür irade ya da değil, o karakteri yaratan onun yazarıdır. ha evet, sen kendin de yazılarında bir karaktere dönüşürsün, doğru. ama bu, söylediğim şeyi yanlış kılmıyor.

    ben iyi bir yazarım, bunu biliyorum. dediğim gibi, bir takım sınırlamalarım var. kendi kendime yazdıklarımı, henüz buralarda yayınlamıyorum, yayınlayamıyorum. bu da sınırlamalarımdan bir diğeri bak mesela. işte bu blogda, tüm bunları kırmaya çalışıyorum.

    kızgınlığımın, yanılmışlığımın ya da her ne yaşadıysam onun, acısını geçirmeye çalıştığım da doğrudur, ama bunu nasıl yaptığım önemli. yazıda da yazdığım üzere her yazı yazarından yansımalar mutlaka taşır. ama “yansıma” sadece, yüzde yüz gerçeklik olması gerekmiyor bunun. önemli olan o da değil zaten. zira ne yazdığın değil seni iyi yazar yapan; nasıl yazdığın, nasıl anlattığın… tam da söylediğim bu. ben bugün yataktan kalktım, işe gittim, işte patron bana kızdı’yı dümdüz, günlük yazar gibi de anlatabilirsin, bunu çok enteresan bir hikayeye de dönüştürebilirsin. bunu yaparken hem bir hikaye yaratmış, hem de iş konusundaki sıkıntılarını içinden atmış olursun.dolayısıyla, içindekileri atmak ve hikaye yaratmak, “mutually exclusive” şeyler değildir.

    beni çok iyi anlayabildiğini düşünmüyorum, çok da önemi yok. herkes herkesin yazdıklarını beğenmek zorunda değil sonuçta. bu blogun bir önemi de o, beğenilmeye olduğu kadar, eleştiriye ve beğenilmemeye de alışmak.

    sevgiler…

  6. tanıdıkların okuması hakikaten bazen korkunç olabiliyor. tam bir olay seni gaza getirmişken oturup yazının başına, hızla giderken bir an durup “lan bunu şimdi bilmemkim üstüne alınmasın” diye kalma…pis.

    farklı insanlara karşı farklı rollerimizin olması da bu durumu iyice zorlaştırabiliyor.

    benim tabi yazar olmak gibi bir durumum yok, ama herhangi bir konuyla ilgili fikir beyan ederken bile dert bunlar yaa. yeri geldi mi “yarrak” diyememek de tuzu biberi :D Ama ben bi süre önce saldım valla, hele sinirle yazıyorsam direk yazıyorum :D

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s