Genlerime işlemiş İstanbul

İçimde bir göçebe yaşıyor, artık emin oldum. Bir yerde fazla kalınca dürtmeye başlıyor: “Hadi kalk, hadi, kalk, yürü, hadiiii” Tecrübelerime göre limitim 3 sene. 3 sene bitince, bana esmeye başlıyor yine, tamamen atıyorum da bir arayışlar, bir mutsuzluklar, bir kaçış planları… Durduğum yerde fazla durunca, fenalaşıyorum. Neden bilmiyorum.

Gerçi aileme bakınca, DNA’ma işlemiş bir göçebelik olduğunu anlamak da çok zor değil.

Afrika’da (yok Güney Afrika filan değil, baya bildiğin Kongo) yaşayan bir halam var, eski kocası İsveçli, kuzenlerden biri Endonezya, biri Amerika, biri İngiltere’de. Yeni koca Alman, adamın kızı Fransa’da, eski kocanın yeni sevgilisi Polonyalı. Bu halam işte, kız halaya çeker zaten, öyle değil mi? Halama bakınca, kadın her kıtaya bir temsilci yerleştirmiş resmen.

Sonra babam Türkiye’de ama senelerce Fransa-Türkiye arası mekik dokudu, 6 ay orada, 6 ay burada yaşadı. Bir ara, ben lisedeyken 2 senelik full-time bir Almanya macerası oldu. Eh zaten, benim Almanya doğumlu olduğum düşünülürse, liseye gelmeden önce de olmuş bir Almanya.

Sonra… Babaannem Boşnak’tı, sürekli Sarajevo’daki evine, akrabaları filan görmeye giderdi. O da yarı zamanlı Türkiye’deydi. Anneannem desen, Sohum’dan Türkiye’ye gelişi, kendisi 18 yaşındayken.

Böyle yani, var bi göçebelik kanımda. Daha yoğun olarak baba tarafından gelse de, anne tarafından da hafif bir doz almışım. Hal böyle olunca da benim her 3 senede bir bu “git” rüzgarlarına kapılmam çok tuhaf değil sanırım.

Evet doğru tahmin ettiniz, yine 3 seneyi devirdim. Hatta geçtim bile. Dolayısıyla, bir süredir kafamda bikbiklenen bir ses var, “bize müsaade” sesi…

O ses, bir süredir konuşuyor olsa da, kendi kendime susturmaya çalışıyordum. Bak diyordum, hayat işte, iş güç, ev, arkadaşlar, sevgili olur belki bi tane, kedin var sonra, annen baban, ailen… Otur oturduğun yerde diyordum kendime, ses de vırvır konuşmaya devam ediyordu. Gavurlar “unrest” derler, biz sanırım huzursuzluk diyoruz, tam da o hissiyat işte.

Ne zamanki ben “yemişim bu hayatı” moduna geçtim, sesin volümü de yükseldi ve ben kendimi yine kaçış planlarına boğulmuş şekilde buldum. Hani “aile ve birkaç arkadaşım tamam ama onlar zaten bir yere gitmiyor ki, hem ben dönüp dolaşıp buraya dönüyorum nasılsa, bi gitsem nolur ki yani” kafası tam gaz geldi ve yine ruhumu ele geçirdi.

Öyle yani…

Ama dediğim gibi, dönüp dolaşıp geldiğim yer hep aynı. İstanbul… İstanbul ve ben, kangren olmuş, boktan ama tutkulu bir aşk ilişkisi yaşıyoruz. Beraberken mutlu değiliz ama başka hiçbir yerle bu kadar geçmişim yok, başka hiçbir yere bu kadar ait değilim. O yüzden ara ara, aralar verip, sonra yeniden bir araya geliyoruz. Benim her defasında yine ve yeniden kendisini terk etmek istememle sonuçlansa da.

İstanbul’u seviyorum. İstanbul’dan nefret ediyorum. İstanbul tüm yüzeyselliği, insanın ruhuna tecavüz eden çirkinliği, kötülüğü ve iki yüzlülüğüyle hiç ben değil. Ama bir o kadar da ben. Arada kalmışlığı, ne o ne de bu ile tanımlanamaması, hiçbir zamana, hiç kimseye ait olamamasıyla tam da ben. İstanbul’un kötülüğü beni uzaklaştırırken, özgürlüğü beni çekiyor.

Göçebelik gibi, İstanbul da DNA’ma işlemiş belli ki. Söküp atamıyorum.

Üniversiteye ilk başladığım yıllarda, tikiler ve metalciler olmak üzere iki grup vardı hayatımızda. “Metalci” tayfanın yanında hep fazla prenses, “tiki” tayfanın yanında hep fazla serseri kaldım ben. Ait olamadım. Çok da istedim aslında, bir gruba, bir yere ait olabilmeyi ama olmadı işte. Hep biraz, nasıl derler “garip” kaçtım ben. Misfit, evet. Sonra büyüdüm, etiketlerin manasızlığını keşfettim ve benim gibi, dışarıda kalanlar olduğunu gördüm. İstanbul’da ancak İstanbul’a dönüşerek var olunabileceğini anladım. Ne doğulu, ne batılı, ne modern, ne geleneksel, ne caz, ne alaturka, ne o, ne bu. Sadece İstanbul. Tanımsız. Kategoriler dışı. Hem öyle, hem böyle ve ne öyle, ne böyle.

Herkesin ait olduğu, özlemle anlattığı bir memleketi varken, benim hiç olmadı. İstanbul çünkü ait olunacak bir memleket değil. İstanbul, herkesle beraber olan, ama kimseye aşık olmayan, kimseyi sahiplenmeyen, sana her an kazık atabilecek bir “femme fatale.” Sevsen de güvenmeyeceksin. Sırtını yaslamayacaksın. Öyle bir yer İstanbul, insanın varınca nefes aldığı, her köşesinde tanıdık kokular, tanıdık resimler bulacağı bir huzur yuvası değil. Ama işte büyüdüm ve ait olunacak bir yer aramayı bıraktım, İstanbul’u kabul ettim edebildiğim kadar. 3 senede bir bırakıp, özleyerek, ondan kazık yemeden ben terkederek, ait kıldım bu şehri bana… İstanbul’la dengeyi ancak böyle sağlayabildim sanırım. Ancak böyle, uzun bir zaman sonra dönünce “evime” dönmüş gibi hissedebildim. İçinde yaşarken değil, ondan uzaklaştıkça… Ancak döndüğümde tadını çıkarabildim İstanbul’un, beni yorduğunda değil.

Öyle yani…

3 senemi çoktan tamamladım. Şimdi İstanbul’un beni yorduğu zamanlara döndük yine. Derler ki, bir yeri ev yapan içinde geçirdiğin mutlu zamanlardır. Belki İstanbul’da yeter kadar mutlu anı biriktiremedim ben. Belki yanlış zamanda doğduğumu hissettiğim gibi, yanlış şehirde de büyüdüm ben. Ama elde olan bu, ne yapacaksın? Değiştirilemez şeyleri kabul etmenin yollarını bulmalı insan.

İsterdim, mesela tamamen atıyorum Cunda’da, Foça’da büyümüş olmayı, yemekleriyle, deniziyle, güneşiyle, taş evleriyle o mutlu yere evim demeyi. Belki daha mutlu bir insan olurdum hem o zaman, mutlu bir yerden çıkan mutlu bir insan ama değil işte, değilim işte. Burada büyüdüm ben ve buranın keşmekeşi, havası, karakteri, karaktersizliği, mutsuzluğu kanıma işledi, söküp atılmıyor. Ne fena.

Neyse ki dediğim gibi, gitmeler gelince, bir şekilde gitmenin yolunu buluyorum. Beni buraya bağlayan fazla bir şey de yok. Yalnızlık bazen mutsuz etse de, özgürlüğü getiriyor bonus olarak. Her şeyin artısı ve eksisi var hayatta ne de olsa.

Öyle yani…

Dink! Zilin sesini duydunuz, süremiz doldu. 3 sene, evet.

Şehir

‘Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin,
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

–Konstantinos Kavafis

2 thoughts on “Genlerime işlemiş İstanbul

  1. Geri bildirim: Tweets that mention Genlerime işlemiş İstanbul « Tamamen Atıyorum -- Topsy.com

  2. martıları çok seviyorum yalova ve istanbul arası feribota bidiğimde herzaman onları ülkerin çizi ile besliyorum iyki varsınız tşkler t a com :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s