Mavi

Yeni bir elbise almışım kendime. Çok severek. Tamamen atıyorum da hani görür görmez “tam bana göre” dersin bazen, fiyatına bir kere dönüp bakmazsın ya öyle işte. Neyse ne, bu elbise benim demişim, almışım.

İyi ki de almışım, her giyişimde aynada kendime bakmadan duramıyorum. Bakıp bakıp gözlerime inanamıyorum.

“Oha! Ne kadar yakıştı bu elbise bana, ne güzel oldum lan!”

Sanki cuk diye üstüme oturdu elbise, öyle seviyorum, hep giymek istiyorum, hep de giyiyorum zaten, eskimesin diye gözümden sakınarak, her giydiğimde kendimi güzel hissetmenin bilincine vararak. O benim uğurlu elbisem, üzerimdeyken mutluyum, güvenliyim, gülümsüyorum, sanki ben yürüdükçe herkes bana bakıyor, özeniyor. Öyle olmasa da bana göre öyle, öyle hissediyorsam öyle.

Rengi mavi elbisenin. Mavi normalde en sevdiğim renk değil ama bu mavi öyle bir mavi ki, baktıkça huzur buluyorum sanki, her giyişimde elbisenin rengine, içinde parıldayan belli belirsiz renklere, kırçıllara, şekillere bakmadan duramıyorum. Bir de gözlerimi ışıldatıyor sanki, hayret, gözlerim de bildiğin düz kahve rengi, nasıl oluyorsa oluyor işte.

Taktım işte kafaya elbiseyi. Sanki daha önce hiç mavi elbisem olmamış gibi. Gerçi oldu mu ondan da emin değilim. Dedim ya, mavi en sevdiğim renk değil benim.

Elbise böyle…

Aldığımdan beri sahip olduğum en sevdiğim şey diyebilirim. Hayatta en nefret ettiğim şey ise, yağ. Neden? Çünkü öyle bir leke yapıyor ki, bir daha asla çıkaramıyorsun. Ve aksi gibi ben ne zaman bir şeyi çok severek kullanıyor olsam, etrafımda saldırgan bir yağ olur. Tamamen atıyorum, yemeğin yağı, bebek yağı, motor yağı… Yağ işte. Vıcık vıcık, cıvık, yapışkan, çıkmayan türden, allahın belası yağ.

Hah işte azılı düşmanım yağ, yine karşımda. Bu sefer boktan kokulu bir aromaterapi yağı formunda. Üzerimdeyse mavi elbisem. Nereden estiyse, o salak yağı koklayayım diyorum, nasıl kokuyormuş bakalım… Yahu, sen bilmiyor musun yağ ile aranızdaki davayı? Hani taa bebekliğinden bugünlerine kalan bir yastığın vardı, annenin el emeği göz nuru, ona da dökmüştün de hiç çıkmamıştı lekesi? Hani ne üzülmüştün? Hatırlasana bi, uzak dursana yağdan. Bilmiyor musun?

Bilmiyor olmalıymışım ki o yağı koklamaktan vazgeçmiyorum. Ve koklayacağım diye şişenin kapağını açmaya uğraşırken, beklenen son derece beklendik bir şekilde gerçekleşiyor. Şişenin içerisindeki bütün yağ; zevk alırcasına, “oh ne güzel içine sıçtım o çok sevdiğin, paracıklarına kıyıp da aldığın elbisenin” dercesine, güzelim mavi elbisemin yakasından aşağıya doğru ince, hayır baya bildiğin kalın bir yol olarak, otoyol olarak, süzülmeye başlıyor.

Ben de öyle salak gibi kalıyorum orada, mavi elbisem, ben ve kocaman lekem. Hayır yani, altı üstü 3-5 ay olmuş alalı, altı üstü bi elbise, boşversene. Yok ama, o leke, sanki içime oturmuş gibi, resmen kalbim kırık, resmen kızgınım pis, cıvık yağa.

Bir koşu gidip yıkamaya çalışıyorum ama olmuyor tabii. Zira tecrübeyle sabit, yağ lekesini çıkaran bir deterjan yok. Uydurmayın reklamcılar. Pis reklamcılar, pis yağ, pis nazar, pis sakınılan göze batan çöp.

O özenen, hafif gıpta, hafif haset dolu bakışları üzerimde hissettiren elbise giyilecek gibi değil işte artık. “Özenen bakışlar mutlu olmuşlardır, hıh! kem gözler. pis gözler” diyorum içimden bir hışımla.

Altı üstü bir elbise lan. Altı üstü bir elbise. 3-5 aylık salak, mavi bir elbise. Amma anlam yüklemişim meğer. Öyle gözlerim dolu dolu kalakalıyorum orada, yağ ile savaşını kaybetmiş zavallı bir komutan gibi.

Sonra mavi elbiseyi atmaya kıyamayıp, giymeye ise tenezzül edemeyip bir rafa kaldırıyorum. O kadar söyleniyor, o kadar söyleniyorum ki birileri başka bir mavi elbise getiriyor sonra hediye diye doğum günümde. Ama yok, deniyorum, olmuyor, öbürü gibi olmuyor. İyice sinirleniyorum. Elbiseyi hediye eden arkadaşım, beğenmediğimi gözlerimden okumuş olacak ki, biraz küskün bakıyor bana:

“Bence bu elbise daha güzel oldu” diyor.

Hıh!” bakışı atıyorum.

Gerçekten…” diyor, “Zaten öbürü sandığın kadar iyi olmuyordu ki sana, biraz dar geliyordu” diyor.

Ne diyorsun be, salak şey” bakışımı hazırlamışken tam ben, yanındaki diğer arkadaşım teyit ediyor:

Evet ya, zaten mavi senin rengin de değil, ben hiç yakıştırmıyordum sana.”

Hakikaten haaa” diyor öbür salak, “Bir de her dakika giyiyordun.”

Atacak hiç bakışım kalmamış olacak ki, boş bakıyorum. Avutuyorlarsa, ben kendimi dünyanın en güzel kadını zannederek o elbiseyle dolaştığım sıralarda bok gibi göründüğümü söylemek nasıl bir avutma? Yok eğer avutmak için değil de gerçekten söylüyorlarsa bunları, ben kendimi dünyanın en güzel kadını zannederek o elbiseyle dolaştığım sıralarda bok gibi mi görünüyordum yani?

Koşup fotoğrafları bulmaya gidiyorum, “yakışıyordu işte, çok da güzel yakışıyordu, görürsünüz siz” diye diye. Ama işte fotoğraflar orada, bakıyorum ve görüyorum. Aynada değilse de, fotoğraflarda çok açık. İçinden değil de dışarıdan baktığında çok açık. Evet, elbise dar. Evet, mavi benim rengim değil. Evet, o elbise bana hiç yakışmıyormuş…

Tamamen atıyorum ama: Dişine yapışmış maydanoz parçası, açık kalmış fermuar, kaçık çorap, delinmiş etek, akmış makyaj hissi gibi… Telefonunu evde unutup, kesin aramıştır diye koşa koşa eve döndüğündeki “sıfır” cevapsız arama ya da alakasız bir anda kapın çaldığında, sürpriz beklerken, anahtarını unutan yan komşunun “pardon” sesi gibi… İsimsiz bir çiçek alıp, kimden gönderildiğini kafanda kurup mutlu olmuşken sen, “aaa o çiçek banaydı” diyen iş arkadaşı gibi… Sana gelmiş bir notun, sana özel zannettiğin bir notun, verilmeyen cevapların nihayet verildiğini düşündüren bir notun altındaki tanımadığın isim gibi… Sana ithaf edilmiş bir şarkıda birden farkettiğin sevgisizlik sözcükleri ya da gittiğin partide herkes kot pantolonlayken, giydiğin assolist tuvaleti gibi… Yanlış numara, yanlış mesaj, yanlış anlama, maydanoz, kaçık çorap, koca leke gibi…

Öyle salak bir his işte.

“Elbise, o mavi elbise, meğer bana hiç yakışmıyormuş.”

Sanrı. Gerçekten dünyanın en tehlikeli şeyi.

3 thoughts on “Mavi

  1. çok güzeldi bu..

    bir de..
    yakışmadığını bilmene rağmen.. yine de takıntıyla sevip yanından ayrılmadığın..ve sana çok yakışıyor gibi burnun hava da gözün pırıltılı dolaşkiığın durum var.. sanrıların en tehlikelisi bu sanki..
    sevgiyle

  2. Bence kesin yakışıyordur, yakışmadığını düşündüğün anda yakışmamaya başlamıştır.. İnanırsak olur hem.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s