London by night

Şimdi efenim, gündüzleri işim olduğun ve hava dediğimiz şey kış aylarında 5 gibi karardığından, Londra ilimizde daha ziyade gece fotoları çekebildim. Tabii kameraya henüz alışamadığımdan, ve gece dolayısıyla daha uzun ve titremeye müsait pozlama sürelerinin varliği flu ve titrek şeylere sebebiyet verdi. Olsun ama ben yine de koyayım. Bazıları deneme, anlayacaksınızdır zaten o deneme olanlarda, neyi hedeflediğimi :) Arada bir kaç tane de psychedelic çalışmam var eheheh.

Londra güzel bi yer, cıvıl cıvıl, hareketli. Kırmızı renk bence tanımlar Londra’yı, ki zaten onlar da o renk tanımlasın diye ellerinden geleni ardına koymamışlar, her tür detay kırmızı. Öyle romantik bir şehrimiz değil, bir Paris gibi, bir Venedik gibi ama kıpır kıpır bir yer.


(üç ışığın da yanıyor olmasına dikkat ediniz, resmin fluluğuna değil ahahaha)

Büyük bi şehir ama İstanbul’dan gidince tüm Avrupa şehirleri küçük göründüğünden, Londra da bana gayet nasıl derler, manageable bir şehir gibi geldi. Bi de tabii alla toplu taşıma denen şeyi başımızdan eksik etmesin, amin! Londra’da toplu taşıma sistemi çok şahane, otobüstü metroydu her yere kolayca gitmek mümkün. Lakin bunu yaparken, her gün bilet almak yerine, Oyster Card denen, içine para yüklediğimiz naneyi tercih edelim. hem daha ucuz, hem daha pratik. Her yerde satılıyor. Oyster Card’ı giderken geri verirseniz, hem 3 pound depozitonuzu, hem de içindeki paranızı geri alıyorsunuz, unutmayınız.


(çok saykodelik bir Londra otobüsü!)

Başka… Bilmem ki, benim için şehirleri yaşanır kılan iki özellik var: biri yukarıda dediğim gibi toplu taşıma, ikincisi ise yeşil alan. Londra bu anlamda, ikisinin de hakkını veriyor. Parktı, bağdı, bahçeydi, gırla.

Yemekler güzel ve çeşitli. Çok eklektik bir semtimiz olduğundan, her ne kadar Britiş mutfağı bir boka benzemese de, dünya mutfağından çeşitli örnekler ile kompanse etmişler durumu. Yiyecek bir şey mutlaka bulursunuz. Bira ve pub’lar zaten meşhur biliyorsunuz.


Londra bölgelere ayrılmış, zone 1 denen bölge muhtemelen yetecektir de aratacaktır bile. Müzesiydi, tiyatrosuydu, Sohosuydu, Notting Hill’iydi hepsi orda. Ben bu gidişimde daha çok Soho civarında takıldım, Notting Hill’e daha önceki gidişimde gitmiştim. Cici bir yer, Portobello’daki pazar çok şeker.

Soho bildiğiniz üzere, tiyatro, müzikal, aktivite, sex shop, alışveriş… Hepsinin merkezi… Ki Londra’daysanız mutlaka bir müzikale gidin derim. Ben Priscilla‘ya gittim ve büyülenerek dışarı çıktım. Hani müzikal çok bayıldığım bir konsept değildi ama öyle böyle şovlar değil yani bunlar. Kostümler, oyunculuk, setler. Aman yarappi! Bi de Priscilla’daki abi… Ah be abiiii! Tevekkeli adam sahneye çıkar çıkmaz, kadın seyircilerden bi ıslık sesi yükseldi. Dayanamıcam, fotosunu koycam buraya… Ah üleyn ah!!! Oliver Thornton, kızlara kıyağım olsun, keşfediniz, pişman olmiceksınız (lakin zannederim kendisi gay).

Sonra kesmedi, bir başka akşam da Wicked‘a gittim. Daha da vaktim olsa, daha da giderdim yani. Öyle sevdim bu aktiviteyi.


Tate Modern mühim, güzel müze. National Gallery’de ise modern sanat değil, daha eski dönemler var. Bir de British Museum, meraklıysanız müzelere, ona da gidilebilir. Ama birini seçecekseniz Tate Modern derim ki, ben öyle yaptım.

Londra’nın sorunu çok pahalı bi memleket olması. Oteller fahiş. Hele ki şehrin merkezine doğru iyice coşmuş. Bu nedenle ben bir hostelde kaldım, ama bu yaşımda da dorm’da kalamicim diyerek, private room tuttum. Bu nedenle hosteldeki 22’likler tarafından “lüks içinde yüzüyor” muamelesine maruz kaldım ama olsun. Hostel bu, güzel, temiz bir yer. Londra’ya göre iyi fiyatı ama bir hostele göre çok da ucuz sayılmaz. Eğer iki kişi iseniz, fiyatlar düşüyor tabii, tek başına olmak her koşulda bir dezavantaj anasını satiim! Bu dünya tek başına’lara göre tasarlanmamış… :)

Bunların dışında ne diyebilirim? Bol bol dolaşmalı bir şehir Londra, yürümek, otobüslere binmek, parklarına dalmak, şöyle bir kaybolmak gerek. Güzel yer, ben seviyorum ama aşık değilim, o ayrı :)

Ha bi de London Dungeon olayına girmeyin, çok salak bi şey. Ben çok heyecan yapmıştım, elleh zindan, hayalet, Anne Boleyn diye bildiğin korku tüneli çıktı. London Eye adı verilen, yavaaaaaaaaaaaş ama Londra manzaralı dönmedolaba binmedim ama yerli halk tavsiye etmedi, yani iyi hoş da 45 dakika havada sallanmanın da manası yok dediler. Bunlar da böyle parantez olsun.

Bi korkunçlu yürüyüş turu vardı, London Tower’a, karındeşen Jack’in sokaklarına filan götüren, onu yapamadım, ona yanarım. Dediğim gibi çok kıpır kıpır bi şehir, çok çok büyük değilse de yapacak çok şey var, zaman yetmiyor her şeyi görmeye…

İşte böyle… Bir dahakine gündüz gözüyle yakalayabildiğim meşhur Covent Garden filan… Sonra da kaparız sanıyorum Londra defterini.

 

Şarkı: Sex Pistols – Anarchy in the UK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s