It just is.


Çok duygusal biriyim ben, kolay ağlarım, kolay sinirlenirim, kolay unuturum filan… Şıpsevdiyim, bir anda severim, çok severim, sonra onu unutur, başka birini yine çok severim. Duygusal anlamda çok güvenilir biri değilim, gel gitlerim var, dengesizim. Duygularımla hareket ederim, mantığımla değil.

Ha ama işte bu duygusallığımı dengelemek için olduğunu düşündüğüm bir başka huyum var: rasyonellik. Nasıl yani diyebilirsiniz, bu kadar duygu endeksli yaşıyorsan nasıl rasyonel olabilirsin ki? Şöyle söyleyeyim ben de, aksiyonlarımı duygularım neticesinde alsam da, o duygunun etkisi geçtiğinde kalan şey, rasyonellik oluyor. Dolayısıyla aksiyonlar, düşünülmeden, spontane, duygular ile; kararlar ise sakin, düşünülerek, mantıkla, zorlukla alınıyor.

Yani tamamen atıyorum, ruhumu ele geçiren bir iblis ise eğer aşk, öfke, üzüntü gibi duygular; o iblis uykuya daldığında hayata bakışım duygusal değil, mantık ile. Bu nedenle de, yaşadığım her şeyde anlam ararım, neden ararım, her şeyi kafamın yattığı bir mantığa oturtmaya, psikolojiyle, çocukluktaki travmalarla, bilinç altıyla, çevre baskısıyla vs… anlamlandırmaya çalışırım.

Anlamsızlık kadar korktuğum bir şey yok sanırım.

Yani ben her ne kadar duygularıyla harekete geçen biri olsam da, benim hayatımda “canı öyle istemiş, öyle yapmış”lara yer yok. Mutlaka, her duygunun, her yapılanın, her hareketin dayandığı bir mantık, bir neden-sonuç ilişkisi var benim için.

İşin özü şu ki, umut edebilmenin temeli de mantık aslında, her ne kadar umut, her tür mantığı silip süpüren, yalancı, kandırıkçı bir duygu olarak tanımlansa da… Ancak bir şeylerin bir nedeni, bir anlamı olduğuna inandığınızda, umut edebiliyorsunuz bir dahaki sefere daha iyi bir şeyler olmasını. Yoksa her şey şansa kalıyor ve bu biraz ürkütücü… Oysa sebep-sonuç ilişkisini bulabilirseniz ortadaki, kader bile bir mana kazanıyor, bu başıma geldiyse, bana şunu sağlamak için diyorsunuz. Bir kapı kapandıysa, bana bu kapıyı açmak için diyorsunuz. Hepsinin dönüp dolaşıp buluştuğu nokta; anlam.

Zira anlamsızlığı kabul edebilmek hayattaki her tür umudu yok edebiliyor. Başına gelenlerin, sana yapılanların, yaşadıklarının hiçbir anlam çerçevesine oturmadığını kabul ettiğin noktada, hayata dair umudunu da yitirmek olası. Saf umutsuzluk noktası, tünelin ucundaki ışığın tamamen yok olduğu yer orası: Neden böyle oldu sorusuna bir cevap bulamadığın o nokta.

Bu kimilerine sayıklama gibi, takıntı gibi, hezeyan gibi gelebilir ama “neden?” sorusu bazı insanlar için önemli bir itici güç. Ve benim gibi insanlar, o neden’in cevabını bulmadan rahat eremiyorlar. O yüzdendir ben hayatım boyunca, ne yapıp ettim, başıma gelen iyi ya da kötü her şeyi büyük resimde bir yere oturtmaya çalıştım. Hiçbir şey bulamadıysam, ders almaya baktım yaşadıklarımdan. “Bu olduysa sebebi bana şunu şunu öğretmektir” gibi.

Son dönemlerde ise, saklamaya gerek yok, hayatımın en ciddi sorgulama döneminden geçerken, yine bir arayış içindeydim tabii ki, yine yaşadığım şeyleri bir yerlere oturtma çabası, bir sorgulama hali… Alınacak dersler, anlaşılacak neden’ler ya da duyulacak empatiler bulamadıkça girdiğim, giderek daha kısırlaşan o döngü… Ama buna rağmen, devam eden o anlama çabası.

Kimseden bir beklentim olduğundan değildi bu çabam, bir şeyleri değiştirmek için hiç değildi; sadece kendimi, olduğum kişiyi koruyabilmek içindi. Bu, benim kafamda olmayan insanlara delice gelebilir, oysa bilakis aklıselim bir çizgiye oturtma çabasıydı her şeyi… Çünkü bazı şeylerin nedensizliğini kabul ettiğinde, insanlara ya da hayata tekrar güven duyman çok zor. Ben ise öyle bir insan olmak istemedim.

O yüzden, bu arayışla bazen kaçtım, bazen yalnızlığıma, bazen dostlarıma, bazense yazılarıma sığındım. Kızdım, kırıldım, üzüldüm, bunaldım… Ama duygusal gibi görünse de yaptığım her şeyin altında ciddi bir mantık arayışıyla, sorduğum bir tek soru vardı hep: Neden? Bir türlü bulamadım ama cevapları, büyük resmi görmeyi beceremedim bu sefer. Aradığımı bulamadıkça bunaldım.

Ve pes ettim sonunda.

Neden pes ettim? Çünkü çok sevdiğim birinin, bir süredir sahip olduğu rahatsızlığının yine kötülediğinin haberini aldım yakın zamanda mesela. Onu düşündüğümde, ben yine neden-sonuça sığınıyordum bugüne kadar, onun gibi dünya iyisi, dünya tatlısı birine kötü bir şey olması imkansız diyordum, bir anlamı yok çünkü, hiçbir şeye hizmet etmez ona bir şey olması, bilakis onun iyileşmesi gerek hayatın anlam kazanması için, o yüzden geçecek, geçmek zorunda bugünler diyordum. Bugün ise yine kötülediğini, daha da kötülediğini duyuyorum.

Sonra… yine bugün kıpır kıpır, gencecik, hayat dolu bir kadının, arkasında küçücük bir bebeği bırakarak yitip gittiğini öğreniyorum. Pat diye, apansız. Peki diyorsun, bu nasıl oturuyor o sebep-sonuç zincirine? Oturmuyor işte. Cevapsız kalıyorsun. Ölüm konusunda çalışan bir savunma mekanizması yok, makul bir cevap yok…

O yüzdendir ki ölüm, insanların hayata bakışını değiştirebilecek güçte, yıkıcılıkta bir şey. Ölümü nedensellikle açıklayabilmek çok zor, kaderci birinin, dine inanan birinin bile “neden?” sorusunu sitemle sorup, cevap bulamadığı belki de tek nokta. Çünkü rasyonalize etme ihtiyacı, en doğal savunma mekanizmalarından biri ve ölümü rasyonalize edebilmek pek mümkün değil.

Ve bu çok korkutucu bir şey, insanın hayata duyduğu umudu, dünyaya duyduğu inancı yıkan bir şey. Adalet diyorsun, adalet olmalı ama yok işte, ölüm söz konusuysa yok. Ve bu gerçekten korkunç bir şey.

İnsanların ölüm gerçeğine rağmen yaşıyor olmaları, umut diye bir şeyin var olabilmesi bir mucize belki de…. Ama eğer ben, bunca zaman yaşadığım her şeyi mantık çerçevesine oturtmaya çalıştıysam, sebebi; en azından ölümün olmadığı durumlarda, ölüm fikrinin yaşattığına benzer bir umutsuzluğa, bu sinik, karamsar bakışa, yenik düşmemekti. Son derece varoluşsal kaygılarla aradım o nedenleri aslında ben hep… Kimse anlamadı tabii ki.

Neyse, önemi yok artık.

Ben bugün geldiğim noktada anlıyorum ki, bazı şeylerin sebebi yok. Ölüm gibi, bazı yaşananların da bir sebebi yok. Nasıl ki bazı insanlar öyle, pat diye ölüp gidiyorsa, bazı insanlar da bazı şeyleri öyle yapıyorlar. Neden yok, mantık yok, sebep yok, mana yok.

Asla gelmek istemediğim bir noktaydı aslında bu çünkü bu seni karamsar ve umutsuz bir insan yapan nokta. Ama öyle, bazı insanlar sadece öyle, bazı şeyler sadece öylesine oluyor hayatında. Ve seni ileri ya da geri hiçbir yere götürmüyor. Anlamsız. Nedensiz. It just is.

Dünyada anlamsızlık kadar korktuğum bir şey yoktu ama bugün bu korkumla da yüzleşiyorum. Belki de tüm arayışlarımın beni getirdiği o yer, o hidayet hali, o aydınlanma durumu budur: Bazı şeyler ya da bazı insanlar ölüm gibi. Soğuk, karanlık ve adaletsiz. Sadece oluyor ve neden sana olduğunun, o güne kadar nasıl bir insan olduğunun, yaptıklarının, ettiklerinin hiçbir önemi yok. Alınacak tek ders de bu. It just is.

Buna rağmen umut duyabiliyorsan insanlara, dünyaya dair, eh o zaman da sanırım iflah olmaz bir optimist oluyorsun işte… Kolay iş değil.

Şimdi benim kendi duruşumu belirlemem gerek sanırım. İflah olmaz bir optimist miyim, yoksa bundan sonraki yaşamıma bu nihilist bakış çerçevesinde mi devam edeceğim? Benim gibiler için yol hiç bitmiyor hayatta, görüyorsunuz.

Haaa öte yandan, bu benim meselem tabii… Ve benim meselemin, yani bir insanın hayatını, yaşadıklarını anlama çalışmasının, hayata dair cevaplar arayışının, bu sürecin, dış gözler ya da karşı taraflar nazarında “aaa ne saçmalıyor gene bu” olarak görülmesini de anlıyorum elbette, hatta kimin nasıl işine geliyorsa öyle yorumlayabileceğini de biliyorum. Benim kendi iç yolculuğumu başkalarının anlamasını, kimseden benim gibi bakmasını, benim derinliğimde ya da duyarlılığımda olmasını da bekleyemem, öyle ya.

Bir de hayat sanata malzeme olduğunda, hayat olmaktan çıkıp, bir dışavurum haline geldiğinde, hayattan daha büyük bir şeye, kendi kendine nefes alan, kendi kendine yaşayan senden bağımsız bir organizmaya dönüştüğünde, sen yarattığına bakıp hayranlıkla iç geçirirken, “hiçbir şey için değilse de bunu bana yazdırmak için var belki de her şey” dedirtirken; bunu anlayamayacak olanlar çok… Kimin eli kimin cebinde ortamlarında, dedikodu kazanları, en ufak bir metaforda kaynıyorken, sanatçı duyarlılıklarından bahsetmek neye yarar? Hissetmenin, hissettiğini dışa vurmanın hoş karşılanmadığı, zincirlere vurulmuş bir dünyada, fazla hassasiyete sahip biriysen “garip” olmayıp, “misfit” olmayıp, ne olursun ki? İçindekileri özgürce dökemediğin, zincirlerini kıramadığın noktada, iyi bir yazar olabilir misin? Hayattaki tek yeteneğin yazmak ise, var oluşuna bir darbe vurmaz mısın olabileceğin değil, olman gereken olarak? Yazdıklarını senelerce kimseye okutmamışken, şimdi kendini bu konuda kırmaya, açmaya çalışıyorken, “too personal” çizgisini çekebilir misin kolay kolay?

Neyse… Bunca zaman kafanızı siktiysem kusura bakmayın. Ama kafam hayatla ve kendimle meşgul, geyik yapasım yok. O nedenle sizi kendi yolculuğumla daha fazla yormamak, kişisel “sayıklamalarımla” ve sanatsal kaygılarımla daha fazla sıkmamak için bir süre yayınıma ara vereceğim.

Sonra görüşürüz.

4 thoughts on “It just is.

  1. Geri bildirim: Bunu hak ettik. | Magazin Gazetesi

  2. Yalnızca “çok iyi anlıyorum” demenin ötesinde bir şeyler söylemek isterdim, çünkü bu gibi düşüncelerle ve sorgulamalarla o kadar yüz göz oldum ki son zamanlarda, ama işte ben henüz toparlayamadım demek ki.
    Daha dün not defterime düştüğüm bir not: “Herşeyi tuhaflaştıran bizim algımız aslında. Kendi gerçekliğimizde ona hangi adı uygun görüyorsak öyle algılanıyorlar. Hatta bu bir süre sonra bizi aşıp kitlesel bir algıya bile dönüşebiliyor.”
    Herşeyi anlamlandırma çabası içinde işte o hafızamız var ya, şu anki tüm eylemlerimizi geçmiş deneyimlerimize, izlenimlerimize bağlayan, biz ona çok güveniyoruz galiba. Her soruya bu şekilde yanıt bulabiliriz diyoruz ama bazen bazı şeyler çıkıveriyor, tosluyoruz. Sarsıcı, evet…

  3. İnsan bazen bunalımlara girer size bir pskolog olarak tavsiyem hayatınızda değişiklikler yapın.Hayatınız yenileyin.Dini inancınız varsa kuvvetlendirin.Dini inancınız yoksa bu konuda araştırmalar yapmalısınız.Her burhanın kabz halinin bir sonu vardır.Ama tekrar bir kabz hali yaşanabilir.Bu ömrünüz boyunca devam eder.En iyisi değişiklikler yapmaktır hayatta.Ne bilim yaşadığınz yerden başak yere gidin her zman konuştuğunuz insanlardan uzaklaşın..İmkanınız varsa tatile gidin.Güzel şeyler düşünün Vicdanınızı rahatlacak şeyler yapmaya çalışın.İyilikler yapın.saatlerce yazabilirimn ama zamanım yok..Teşekkürler..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s