Hindistan günlüğü bölüm 1: Kerela ve dolayları (Güney Hindistan)

 

Şimdiiii… Bilenler bilir, tutulduğum kafa atması hastalığı nedeniyle bastım Hindistan’a gittim. “Ay ne klişe” dediğinizi duyar gibiyim, ama öyle değil işte! Zira benim kafa atmasının dışında orda yapacak bir takım işlerim de vardı. Bunlardan birincisi, kendi bağımsız filmini çekmekte olan arkadaşıma psikolocik destek olmaktı. Gönül isterdi ki aktif şekilde filmde de çalışayım ve fakat geç gidebildiğimden ötürü, filme yetişemedim. Neyse, ya sizi bunlarla boğmayayım ben şimdi, yazıya geçelim, fotolara bakalım (fotolar alın teri, evet!)

Dediğim gibi, film çeken arkadaşa destek oradaki birinci misyonum idi. Filmci arkadaşım (kendisinden S. diye bahsedicem bundan sonra) Güney Hindistan’lı bir kızımız. Hindistan’ın komunist eyaleti Kerela’dan, ve hatta Kerela’nın başkenti ve en büyük şehri, Trivandrum’dan (kendi dillerindeki adıyla Trivananthaphuram). Bu şehrimiz Hindistan’ın en ama en güney ucunda bulunan bir şehir.

İstanbul-Mumbai-Trivandrum uçarak, direktomanto kızın şehrine ve hatta evine vardım, bir süre süren bir yolculuktan sonra. Vardım ki hava sıcaaaaaaak! Ne bekliyordun ki diyebilirsiniz, sıcak bekliyordum tabii de bu tepki vermeme yine de engel değildi tabii. Neyse işte, kalktık kızımızın evine gittik. Ben o sırada etrafıma bakıyorum filan, ilk kez Hindistan görüyorum tabii, o beklediğim imajları arıyorum, yok. Neden yok? Çünkü burası o Hindistan değil.


Trivandrum, ve Kerela, Hindistan’ın refah düzeyi en yüksek eyaletlerinden biri. Komunist olduğundan olsa gerek, okuma-yazma oranı yüksek, sağlık ve eğitim sistemi daha bir işliyor (diyorlar). Nispeten daha temiz, nispeten daha az fakirlik var, nispeten daha düzenli. Fakat eklemem gerekir ki trivandrum bir o kadar da sıkıcı bir yer. Çok da küçük bir şehir olmamasına rağmen (tahminim 1 milyon kişi civarı), yapacak pek bir şey, görecek pek bir yer yok esasında. Hatta orada tanıştığım Trivandrum’lu birinin söylediğine göre, etraftaki herkes okumuş ama komunist sistem girişimci ruha fazla izin vermediğinden, yapacak iş yok. Dil problemi olduğundan da başka gidecek yer de yok sanırım. Şöyle bir bilgi var bakınız internette, Hindistan nüfusunun %3 civarı Kerela’da yaşıyor olduğu halde, intihar oranının %10u yine bu eyalette. Refaha rağmen bu yüksek oran, belki de iş bulma sorunlarına ya da şehirde fazla bi aksiyon olmamasına bağlanabilir sanıyorum.

Kısacası, şehirde öyle gideyim oturayım türü restoran, kafe pek yok, kültür-sanat birkaç sinema dışında ı-ıh, alışveriş desen, en büyük avm dedikleri bizim Beşiktaş’taki SinanPaşa tadında, pek bir marka bulmanın da imkanı yok. Zaten halk genel olarak marka giyinmiyor, geleneksel kıyafetleri tercih ediyor. Gece hayatına gelirsek… Pek bir şey yok diyebiliriz. Bar konsepti apayrı bi kafa, alkolizm sanki eroinmanlıkmış gibi her yerde alkol ve kurukafa birlikteliğini gösteren sosyal sorumluluk posterleri filan… Dolayısıyla barlar da sanki illegal bir iş yapıyormuşunuz hissi verecek gibi, yani pek gidilecek gibi değil. Giden bir arkadaşımın gözlemleri şöyleydi: “2 kat merdiven indim. içeride bir kıytırık bar, kırmızı bir ışık ve üç yaşlı ayyaş… Birden polisler geldi, birini apar topar götürdü.” Konsept bu yani. Alkol almak için ise özel bir takım dükkanlara gitmeniz gerekiyor, elinizi kolunuzu sallayarak alamıyorsunuz. Öte yandan, intihar oranında olduğu üzere alkolizmde de çok yüksek bir oran var. Alkolün büyük tabu olması belki ondandır, bilemiyorum.

Orada takribi 2 hafta kaldım. O sırada dolgum düştü. Hindistan dişçilerini de görelim dedik. Kanal tedavisi olduk bi de utanmadan. Lakin sonradan dönünce, buradaki dişçime kontrole gittiğimde öğrendiğime göre burada vereceğim paranın üçte birine gayet de güzel bir kanal tedavisi olmuşum orda. İyi olmuş yani. Zaten diş turizmi diye bir şey var Hindistan’da. Fahiş paralar vermek istemeyen Amerikalı ve evropalılar, güney hindistana, goa’ya filan gelip, misal porselen gibi haftalar sürecek işlemlerini yaptırırılarken, bir yandan da tropik tatil yapıyorlarmış. Zira Hindistan’da her şey ucuz olduğu gibi, sağlık şeyleri de çok ucuz. Ve zannederim memlekette 1 milyar insanın yaşamasının da etkisiyle, tıpta oldukça iyiler.

Neyse yine uzun ve gereksiz bir takım bilgiler verdim sanırım. neyse bana en komik gelen şeylerden biri, dişçiye bile girerken ayakkabılarımızı çıkarmamız oldu. Bu da böyle bi anı işte…

Başkaa… Trivandrum’da bir Hindu tapınağı var ama yabancılar giremiyor. Onunla bir turizm yapamadık. Sonra biraz şehir dışında bir küçük tapınak daha vardı, bizim kız tapınmaya gittiğinde onunla gittik, öyle bakındık etrafa ama orası da öyle şaşalı bir tapınak değildi, o açıdan yine turistik bir aktivite sayılamicik bana sorarsanız.

Bir de pazar var işte, bildiğiniz pazar ama meşhur orda: Chalai Bazaar. E, gittik tabii, gitmeden olmazdı.

Orada yaptığımız en önemli turistik aktivite ise: Trivandrum’a bir saat kadar mesafedeki Kovalam’dı. Kendisi güney Hindistan’ın Goa’ya cevabı olarak geçiyor ve ikinci bir “beach destination” olarak konumlanıyor. Güzel bir plajımız… Meşhur bir feneri var… Biraz dalgalı ama, o sakin ve de durguun tropik plajlardan değil.

 

Bu arada, laf aramızda, Hintililer denizden çok korkuyor. 2 ay boyunca, bir tek adet yüzen Hintli görmedim. Adamlar donlarıyla, kadınlar shalwar kameez denen yerel kıyafetleriyle, dizlerine kadar suya girip ufka bakıyorlar. Benim arkadaşım S. bile havuzda yüzmeyi bildiği ve plaja o kadar yakın oturduğu halde, hiç denizde yüzmemiş misal. Bana acaip geldi, muhtemelen dinlerinde veya kültürlerinde bi şey var ama çözemedim. Denizden korkuyorlar ama kameralara oynamayı seviyorlar, gördüğünüz gibi…

Trivandrum’a 1-2 saat mesafede bir de Varkala Beach var, ki ben orayı daha çok sevdim. Kovalam’a benzemekle birlikte, daha dramatik, yüksek yamaçlar filan. Bir de ne alaka bilmem zira hayli uzak kalıyor burası Tibet’e ama bir Tibetli akını var, Tibet pazarı filan derken, oradaki tüm turistler Tibetli gibi giyiniyor. Bir hippi atmosferi var Varkala’da genel itibariyle.

 

Plajlar dışında bir de başka bir eyalet olan Tamil Nadu’daki Mottom köyüne gittik, film çekimleri için. Orası baya bildiğin köy işte, çok şeker bir yer… Çocuklar herhalde hayatlarında ilk kez beyaz turist görüyor olacaklar ki, ben ve Kanadalı arkadaşım bütün gün peşimizde en az 20 çocukla dolanmak zorunda kaldık. Köydeki film çekimi ise tüm köy ahalisinin en eğlenceli aktivitesi oldu.

Ha bir de bizim kızın ailesine ait bir kauçuk tarlası (rubber plantation) gezisine gittik, nerede olduğunu hatırlamıyorum şimdi ama Trivandrum’a uzak, 1-2 saat mesafede ormanlar içinde bir yer. Orası da güzeldi, böyle orman, nehir filan ama hani oralara giderseniz, bizim kızın kauçuk ormanlarına yolunuzun düşeceğini pek sanmıyorum. Neyse işte, bu da öyle bi bilgi olsun.

Başka… Güney Hindistan’da yemekler konusuna gelelim… Biliyorsanız bilirsiniz, Hindistan’ın her köşesi ayrı bir mutfak ve baya farklı mutfaklar. Güney’de konsept Hindistancevizi sütü, yağı vs… Fena değil ama Hindistan genelinde bakarsak benim en az sevdiğim mutfak oldu diyebilirim. Burada krepimsi bir şey olan dosa çok meşhur. Yanında chutney denen bir takım soslar eşliğinde sabah akşam yeniyor. kahvaltı olayı bizdeki gibi değil, akşam yediklerini kahvaltıda da yiyorlar. Başka bir başka ekmekimsi olan ciabatti var, güzel o da. . Bir takım curry’ler var sonra, turşulanmış balık var… Ve fakat, güneyde herkes eliyle yiyor. Soslu şeyleri pilava ya da bu dediğim ekmekimsi, krepimsi şeylere bulayarak yiyorsunuz. Eli bir nevi kaşık olarak kullanıyorsunuz. İlk başta acaip gelse de, alışınca fena bir şey değil. Kural sağ el ile yemek, sol el cenabet. Yemekten sonra ve önce elleri yıkamak adetten.

Yemeğin dışında, tüm Hindistan’ı etkisi altına almış en önemli şey Kerala’da da var tabii: Chai! Yani süt ve baharatlarla hazırlanan Hint çayı. Şahane bir güzellik! Özellikle restorandakiler filan değil de sokaktaki seyyar satıcılarda satılanlar fevkaladenin fevkinde. Pis değil mi derseniz, biraz pis görünüyor aama kaynar sudan bi şey olmaz sonuçta, hem biz Türküz öyle ya ;)

Ha bi de bak eklemeden geçemeyeceğim, Trivandrum’da bir restorana (bizim Bambi ayarı) gittik ki ömrüm boyunca hafızamda yeri olacak. Yan taraftan boğazlanan tavukların sesleri geliyor, siz cümbür cemaat uzun masalarda oturuyorsunuz. Önünüzde muz yaprakları. Bir amca gelip, tencereden eliyle tavuk kanadı koyuyor (atıyor demek daha doğru) yaprakların üstüne. Ohhh bebek! Pis mi, pis tabii de bir o kadar da leziz!

Saree tüm Hindistan’da olduğu üzere burada da çok yaygın. Kadınlarda ya rengarenk sareeler ya da shalwar kameez denen diğer yerel kıyafet. Erkekler ise genelde dhoti bağlıyor. Dhoti ne? Şort ya da bir mini etek gibi bağlanan bir nevi pareo. Bağlama şekilleri yöreden yöreye farklılık gösteriyormuş, fotolarda Kerela usulü bağlamayı göreceksiniz.

Kerala’da anadil Hindi değil, Malayalam denen bir dil ve Hindi dilinden tamamen farklı. Birbirlerini anlayamıyorlar, o derece. Bolivud dediğimiz nane Hindi dilinde olduğundan, buranın kendine özel bir film sektörü var. Bolivud filmleri ise dublajlı veya altyazılı olarak geliyor. Keza demin bahsettiğim Tamil Nadu eyaletinde de dil başka, Tamil dili konuşuluyor orda da.

Güney Hindistan’ın hiçbir yerinde tampon yok, tuvalet kağıdı yok, Marlboro gibi yabancı sigaralar yok (çok turistik plaj destinasyonları hariç). Yok yani, satılmıyor. Wifi sadece bizim kızın evinde vardı, başka bir yerde göremedim. Tuvaletlerde eski usul kova sistemi var, bazı tuvaletlere Indian toilet diyorlar, bizim alaturka dediğimiz şey oluyor o da.

Kerala’da yapılması gereken en önemli aktivite olan backwaters olayını yapacak fırsat bulamadım. nedir backwaters, bir takım uzun sazlıklar, bizim Dalyan gibi. Orada jungle’ın içinde, houseboat adı verilen bir takım teknelerle günübirlik ya da birkaç günlük turlar yapıyorsunuz. Herkes çok güzel diyor, bir dahaki sefere artık. Gitmediğimden, foto bana ait değil, temsili diyelim biz.

Özetle Trivandrum ve dolayları, Hindistan’da uzun süre kalacaksanız ilginç ancak ilk görmeniz gereken yerleri değil bence Hindistan’ın. Ha ben pek turistik olmayan bir şekilde kaldığımdan, enteresan oldu. malayalam sinema sektörüyle kaynaştım, bir takım oyuncularla tanıştım filan… Hoş tabii… Ama turist olarak gitsem, o kadar kalmazdım açıkçası. Daha sonra irdeleyeceğim, diğer yerleri daha enteresan buldum ben kendi adıma.

Çok beklettim yazıyı diye bunu böyle biraz baştan savma yazdım galiba ama daha sonraki bölümlerde toparlıciz umarım. Sözlerimi bir Malayalam filminden şarkı ile bitiriyorum, Bolivud ile diller ve müzik tarzları arasındaki farkı hissedeceksiniz.

Gelecek program: Mumbai

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s