Ya koyunlar?

Uykusuzluk hastalığından muzdarip bir küçük çocukla tanışmıştım zamanında. Uyuyamadığı gecelerin her birinde oturup teker teker koyunları sayardı, çitten atlayan koyunlar bir süre sonra sıkıcı olur, çitten atlatmak yerine koyunlarına başka başka hareketler yaptırırdı. Kimisi, tamamen atıyorum, bale adımlarıyla çitin üzerinden zarifçe atlarken, kimisi ise limbo yaparak çitin altından kayardı öbür tarafa doğru.

Çocuksa sabah ezanıyla birlikte bilmem kaç bininci koyuna geldiğinde, uyumaktan çoktan vazgeçmiş olur, günün ağarmasıyla kalkıp, uykusuzluktan acıyan gözlerini ovuşturur ve kendine bir kahve koyardı. Her sabah ve her gece bunu yapmayı alışkanlık haline getirmişti, daha doğrusu onun yaşam biçimi olmuştu bu, ya da o böyle olduğu için böyle kabul etmişti yaşamı. Bir gece deliksiz bir uyku çekmek onun için tuhaf olacaktı artık, olmazdı zaten, koyunlarını da başıboş bırakamazdı sonra.

Tabii hiç uyumuyor değildi. Gün içinde, işinde gücündeyken, arada bir başı düşer, 15 dakikalığına, yarım saatliğine ya da en fazla bir saatliğine kendinden geçerdi. Ama bu atıştırmalık uykular, elbette ki şöyle 8 saatlik, dolu dizgin bir gece uykusunun yerini tutmuyordu. Tutmuyordu tutmasına da, o bunu bilmiyordu, öyle bir uyku onun ritminde hiç olmamıştı ki…

Nasıl ki, bir çocuğu doğduğundan itibaren bir odaya kapatsanız, hiç dışarıyı göstermeseniz, bir gün dışarı çıktığında gözleri güneşten acır, herkesin olacağından daha rahatsız olur güneşten, öyle bir şeydi işte onun durumu. Fazla uyku gözlerine batar sanıyordu herhalde, o ilk anlık göz kamaşmasından korkusundan uyuyamadıkça daha da uyuyamıyordu işte. Uyumak, rahatlamak, dinlenmek, gevşemek, bırakmak… Yoo yooo olmaz. Koyunlar, ya koyunlar? Durmak yoktu onun için, yola devamdı.

Ben bu çocukla tanıştığım sıralarda, nedendir hatırlamıyorum, yorgundum biraz. Onun tam tersine, bende sürekli bir dinlenme isteği, bir stresten arınma, bir yorgunluk atma… Köpüklü banyolar olsun, rahat yataklar olsun, güzel kokulu yağlarla yapılan masajlar olsun… Bırakayım kendimi, bir huzur bulayım, bir nefes alayım. Koyunları salmıştım çayıra yani anlayacağınız, o orada koyunlarına içtima aldırırken.

Bir şekilde bu uyuşmayan tempolar arasında tanışmıştık biz. Farklı döngülerimize rağmen ahbap olmuştuk hatta. Onun standart, benimse can sıkıntılı gecelerimde dışarı çıkar, kafaları çeker, eğlenirdik. Sonra ben kuş tüyü yorganlarıma, o ise koyunlarına dönerdi. Öyle bir garip arkadaşlıktı bizimki, dışarıdan bakınca uyumsuz, içeridense eğlenceli.

Bir gün, artık göz altındaki morlukların daha da mor hale gelemeyeceğini düşündüğüm bir gün yani, ona dedim ki, bak, bu yastık benim, çok iyidir, yumuşacıktır, hep çok iyi uyutmuştur, bir dene istersen. Dinlenmek o kadar kötü bir şey de sayılmaz hani.

İyi dedi, yastığı aldı, evine gitti. Ertesi gün, büyük bir heyecanla yanıma geldi ve 1 buçuk saat uyumuş olduğunu söyledi. Kendini iyi hissediyordu, iyi gelmişti o fazladan yarım saat bile. Yastık bir süre bende kalabilir mi dedi, al senin olsun dedim. İyi dedi, yastığı aldı, evine gitti yine.

Her gün yeni uyku raporlarıyla geldi. Bugün 1 saat 42 dakika, bugün 2 saat 38 dakika, bugün 2 saat 54 dakika… Her geçen gün kendine daha da geliyor gibi görünüyordu üstelik. Belli, iyi geliyordu yastık ve yastığın ona getirdiği uyku. Gözlerindeki yorgun bakış gitmiş, suratına daha bir sakin ifade yerleşmişti, daha çok gülüyor, daha çok yaşıyor gibiydi.

Günler geçti. Artık 6 saat uykuya yaklaşıyordu, hani az uyuyan bir insanın normal uyku düzenine geçecek gibiydi yani. Daha çok dinlendikçe, kendini daha da iyi hissettikçe garip bir endişe başlamıştı ama onda. Sürekli olarak, yastığın kaybolması ihtimalinde ne olacağını düşünüyordu. Yastık kaybolursa, o alıştığı uyku düzeni biterse, bu kendini iyi hissetme hali elinden giderse… En azından eskiden, uyku hayatında yokken, hiç olmamış, hiç tanımadığı bir şeyi özlemiyordu ama varken yok olan bir şeyi özlerdiniz. Alışmak kötüydü. Alışmaması lazımdı. Hem koyunlar, ya koyunlar? Onları gündüz de sayabilirdi belki ama zavallıcıklar gece vardiyasına alışmıştı, değiştirmek olmazdı şimdi.

Göz altları yine çökmeye başlamıştı. İstikrarlı bir şekilde artan uyku sürelerine rağmen, yine o eski huzursuzluk vurmaya başlamıştı. Sürekli söyleniyordu: Bu yastık o kadar da rahat değil aslında, daha yumuşak yastıklar gördüm ben, hem şurası da yırtılıyor gibi, burası da batıyor zaten… Ayrıca, koyunları saymayı da ihmal ediyordu ne zamandır. Bu uyku işini beceremeyecekti belki de, belki de uyku herkese göre bir şey değildi canım, bazıları uyumamalıydı.

Bu huzursuzluklarla yatağına yatıyor, ama yastığa başını koyar koymaz da uyuyakalıyordu yine de. Normalde insanı yatakta dört döndüren huzursuzluk, ona işlemiyordu artık. Sinirleniyordu içten içe. Noluyor diyordu, bu ben değilim diyordu, diyordu demesine ama uyumaya da devam ediyordu.

Bir gün, sabah ezanıyla gözlerini açtığında, tüm gece deliksiz uyumuş olduğunu anladı. Standart insanlar gibi, 8 standart saat. Başını yastıktan kaldırdı, evet, kendini iyi hissediyordu, dinlenmiş, rahatlamış hissediyordu ama bir yandan da iyi hissetmiyordu çünkü dinlenmiş ve rahatlamıştı ve bu, o olamazdı.

Bir hışımla yastığı aldı, bir çekmeceye tıkıştırdı. Bir hışımla geçirdi o günü. Onu görenlerinin “vaay ne kadar iyi görünüyosun” demelerine iyice sinir oldu. Gece olduğunda, çekmeceye baktı, hayır dedi kendi kendine, yastıksız da yaşarım, ona ihtiyacım yok, uykuya ihtiyacım yok, defolsun gitsin. Hatta yetmedi çekmecede durması, o orada oldukça gıcık oluyordu çünkü. Kalktı, ertesi gün, bana geri getirdi yastığı, al, dedi, al yastığın senin olsun.

Öylece de eski uyku (suzluk) düzenine ve koyunlarına geri döndü. “Yorgunum, keşke ben de herkes gibi dinlebilsem” diye düşündüğü tüm o anları bir yana koydu; o içten içe özlediği gevşemeyi, kafa boşaltan uykuyu ona getirenin bir minik yastık olmasına takıldı. Kendisini dinlendiren ama kendi parçası olmayan, her an kaybolabilecek, parçalanabilecek, çalınabilecek bir şeyi değil; kendine ait, hep de kendisine ait kalacak, sağlam ve güvenilir yorgunluğu seçti.

Çünkü bilinmeyen, huzur dolu görünen o yolların ardında ne saklıyor olduğunu bilemezsin. Oysa ki bildiğin yollar, o yorgun yollar, her dönemecin ardında ne sakladığını, her patikasında ne gizlediğini öğretmiştir artık insana.

Öyle bir şeydi işte belki de…

Sonra ne mi oldu?

Hiç… Birinci koyun çitten atladı, ikinci koyun çitten atladı, üçüncü koyun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s