Kahpe felek

Otobüste yanıma oturduğunda, elinde benim en sevdiğim kitap vardı. Benim. Başkasının değil, benim. Dedim ki, bu bi işaret. Gülümsedim.

Gözleri güzeldi. Sakallarının arasında, tek tük kızıl teller vardı. Neden sevdiğimi bilmediğim garip şeylerden biriydi. Hoşuma gitti. Yine gülümsedim.

Tişörtü solmuş bir siyahtı, o kadar solmuş ki fümeye kaçıyordu. En sevdiğim tişört rengi. Bir de omuzları genişti galiba, yakası hafiften geriyordu…

Dedim ki, bu çocuk ne hoş ama ben iki durak sonra ineceğim. Daha fazla gülümsemesem de olur, tamam, en sevdiğim kitabı okuyor ve tamam, gözleri hoşuma gitti ve yine tamam, arada parlayan kızıl teller ve hatta solmuş siyah tişört ama sonuçta iki durak. Evet her şeyi tam sevdiğim gibi ama sonuçta, hepi topu iki durak. Başımı cama doğru çevirdim.

Gülümsemeyeceğim artık, yok. Camdan bakacağım ben, bak tamamen atıyorum arabalar filan var, onları seyredeyim, iyi böyle. Parfümü de ne güzelmiş, başımı çevirince onu da duymasaydım iyiydi, çünkü sonuçta iki durak, ama yok, parfüm inatçı, ben camdan dışarı baksam da burnuma burnuma geliyor. Arabalar, taksiler, yayalar… iyi böyle, iyi.

Arabalartaksileryayalarışıklartrafikplakalararabalartaksiler. Parfüm.

İki durak dediğin, trafiksiz ortamda, 10 dakikada geçip gidiyor. Ve işte geldik, burada ineceğim ben, parfümün ne güzel çocuk senin ama burada ineceğim ben.

“Pardon” diyorum, tıkış tıkış koltukların arasından, neredeyse kucağına otururcasına geçmeye yeltenirken. “Yok sorun değil, ben de burada ineceğim zaten,” diyor.

Aaa ama yok artık! Bu bir işaret değilse ne? Daha ne olacak, okla mı gösterecekler adamı? Gülümsedim tabii bunun üzerine ben de. Ne yapacaktım?

İndim otobüsten. İndik. Beraber indik. Hayır bi de indiğimiz yer, bi Taksim değil ki herkes insin, bi biz indik. Baya ev semti yani burası. O da burada oturuyor olmalı. Ah canım, ne tatlı.

Ben yürüyorum, o yürüyor, arkamdan tıntın ediyor. Aynı sokakta oturuyorsak da, şaşırmam artık. Hızlanıyor, hizamda yürüyor. Arada bakışıyoruz hatta. Sanki tanışıyor gibiyiz artık, iki duraklık otobüs maceramız var ne de olsa, hem sonra koku önemli şey hayatta.

Bu sefer o gülümsüyor: “Tesadüfe bakın” diyor. “Galiba aynı sokakta oturuyormuşuz.”

Tesadüf değil o bebeğim, işaret! Daha ne olacak? Bugün bu noktada tanışmamız gerekiyormuş işte bizim. Senelerdir aynı sokakta otursak da zaman bugünmüş. Senin bu parfümü sürüp, o kitabı okumaya karar verdiğin, dolabından eski solmuş siyah tişörtünü seçtiğin ve o otobüse, o saatte bindiğin gün. Gün bugün bebeğim!

Laf lafı açıyor sonra. Yaşasın laf. Oradan oraya geliyor, yol boyu konuşa konuşa gidiyoruz. Ne güzel anlaşıyoruz bir de utanmadan!

Sonra yol bitiyor, evime geliyoruz. O diyor ki, benim evim biraz daha ileride, 3- 5 apartman ötede, ne kadar da yakın oturuyomuşuz meğerse. Hıhı diyorum, hıhı evet, çok yakınmış gerçekten… Öyle ne yapacağımızı bilmez bilmez duruyoruz birbirimize baka baka… Salak salak gülümsemeler filan. Yani tamam, evet, bu adam bana işaret edildi resmen de, daha tanışalı 15 dakika oldu sonuçta. Daha adını sormamışım, telefon isteyecek halim yok ya? İçimde fırtınalar koparken bunun telefonu çalıyor, belli acil bir şeyler, ah diyor, benim kaçmam gerek. Paldır küldür de evlere dağılıyoruz, ad, soyad, telefon numarası, email, TC kimlik numarası, facebook, twitter yok tabii elde. Bu çekingenliğin gözü kör olsun üleyn!

“Olacağı varsa olur” diyorlar bana, bu kadar da tesadüf olamaz, yine karşılaşırsınız sonuçta. Evet diyorum, elbet karşılaşırız, en sevdiğim kitabı okuyan bi adam sonuçta bu, karşılaşmayacağız da ne olacak.

Günler geçiyor, aynı sokakta, 3 apartman mesafede, yok, karşılaşmıyoruz. Elbet karşılaşacaksınız bir gün, diyorlar. Evet tabii, karşılaşırız canım, diyorum, bir gün mutlaka.

Aylar geçiyor, yok. Karşılaşmıyoruz. Hayat bu belli mi olur, belki birkaç sene sonra karşılacaksınız diyorlar. Olabilir diyorum, umarım diyorum, o bir gün acaba hangi gün sorusunu sormamaya çalışıyorum.

İnsanlar geçiyor, yok. Karşılaşmıyoruz. Karşılaşıp karşılaşmayacağınızı bile bilmediğin bir adam uğruna, diğer şansları elinin tersiyle itmeyeceksin herhalde diyorlar. Haklısınız diyorum, o gün hiç gelmeyecek belli ki, ne diyeyim?

Karşılaşmıyoruz işte. Hayat filmlere benzemez, diyorlar. Doğru, diyorum, benzemez. Hayat işareti verir, ışığı yakar, geçtin geçtin, geçmezsen tekrar kırmızıya döner, sonsuza dek yeşilde kalmaz sonuçta. Kader sen yerinde oturdukça sana olan bir şey değil, senin atmayı seçtiğin adımlarla oluşan bir yol.

Yani nedir? Yani şudur: Hayat sana limon verirse limonata yapılır. Hayat o adamı karşına getirdiğinde, o telefon alınır. İşte o kadardır! Yok dersen ki, bir kere karşılaştık, yine olur, işaretler var hem, tesadüflerin gizli yasası diye bi şey var filan… Hayat da sana der ki, hadi ordan, ben elimden geleni yaptım, almayan sensin, yürü git, beni oyalama. Yani o kadar da güvenmeyeceksin hayata, sonsuza dek sana arka çıkmasını beklemeyeceksin, çünkü hep söylendiği gibi, biraz kahpe bi yanı yok değil hayatın. Ve ayrıca, hayat bir film de değil.

Hem zaten işaret dediğin o şeyler neye işaret ki? Bu adam dediğin adam, belki o adam evet. Hani o beraber çok mutlu olacağın, aşktan gözünün önünü göremeyeceğin, aklını başından alacak adam. Bir zaman sonra, tamamen atıyorum, klozet kapağını kaldırmadı diye kavga edeceğin, sana bağıracak, kapıyı çarpıp gidecek o adam… Belki o adam, büyük aşk yaşayacağın, sonra o aşkı tüketeceğin, beraber vakit geçirmek dahi istemeyeceğin adam. Parfümün ne güzel’den, biraz fazla mı sürdün parfümü’ye geçeceğin, her şeyi ne şirin’den her şeyi ne sinir’e yol alacağın adam. Bu adam, o adam belki, evet. Şuradaki adam da o adam olabilir. Buradaki de. Bak, oradaki de. Hepsi o adam ve hiçbiri o adam değil.

Çünkü hayat bir film değil.

Bir film olsaydı hayat ve bizler de bu filmin baş oyuncuları olsaydık eğer, bir romantik komedi yani, ruh ikiziyiz biz diyebilirdik bir noktada birileri için ve zaman içinde hiç solmaz, hep öyle kalırdık. Faturalar, alışveriş listeleri, almayı unuttuğun limonlar ve klozet kapakları aşka müdahale etmezdi. İşaretlerse sonsuza dek yanardı, sen sinyali almasan da sen alana kadar hayat -yok, hayat değil, senaryo, 3 perde- sizi sike sike bir araya getirirdi.

Ama değil, hayat bir film değil. Ve senaryolardaki gibi; formülü, gireceği yer belli plot point’lere benzemez hayatın cilvesi dediğimiz şey, daha beklenmedik, daha öngörülemez ya da tam tersine, daha öngörülebilir, daha gerçek, daha kuru, daha sürprizsiz bi şeydir o. Ve işte tam da o yüzden, 3 apartman mesafedeki, aynı sokaktaki adamla, bir daha hiç karşılaşmayabilirsin. Seneler geçer. İnsanlar geçer. Hayat geçer. Gün o gündür, o gün geçer. Ve sen, o telefonu alsaydın ne olurdu, klozet kapağına, kirliye atılmamış çoraplara, hırçın pms’lere rağmen beraber mutlu olabilir miydiniz, hiç öğrenmeyebilirsin. Çünkü evet, gün o gündür, bugün değil. Çünkü eğer hayat kahpe ise, zaman ondan da kahpe; bir kere gitti mi, geri gelmiyor ve çok kolay, çok hızlı “çok geç” oluyor.

Kahpe felek ya, evet.

Tüm bunların sorumlusu gerçekten felek midir, hayatımızın sorumluluğu bize mi aittir, feleğe mi, orasını kurcalamamak daha iyi belki. Suçu feleğe atıp, mekanizmaları sürünüp, kendimizi savunmak en güzeli herhalde. Ancak böyle, sıradan insanların küçük hikayeleri yerine, filmvari hikayeler ediniriz çünkü; dramalarımız, hayatımı yazsam roman olur’larımız olur bizim de, boktan ve sıkıcı başarısızlık anektodları yerine. Kaybettiklerimizle farklılaşırız, korkularımızla sıradanlıktan kaçarız, mutluluk hikayeleri anlatmak yerine, mutsuzluk hikayelerimizi, kaçırdığımız fırsatları süsler püsleriz. Yakaladığımız piyango değil, bir rakamla kaçırdığımız büyük ikramiyedir önemli olan hep. Tamamen atıyorum ama dersine çalışmadığın için kalmazsın sınıfta, hoca takmıştır sana mesela. Adaletin bu mudur, kahpe felektir, batsın bu dünyadır, ne şanssızlıktır ve asla senin yapabileceğin bir şey yoktur çünkü bizden bağımsız, bir dış faktör, bir antagonist, bir kötü, bir hayatın sillesi hep bulunur bir şekilde, silleyi biz kendi kendimize atıyor olsak bile. O kötüyü bulamadığımız durumlarda bile olan bitenin sorumlusu kaderdir, olacağı yokmuş demek ki deriz yine, öyle ya.

Hani sormayayım diyorum ama soracağım, tamamen atıyorum, Ferhat ile Şirin‘in büyük aşk hikayesinde mesela, dağların delinmesi talebini ve çeşitli dedikoduları sorgulamak yerine, gaza gelip, bir vidanjör edasıyla dağları delmeyi seçen, sonunda da bok yoluna ölüp giden Ferhat değil de; kader midir o aşkın hüsranla sonuçlanmasının sebebi? Ya da ne bileyim, bi dur Romeo, bi git bi çay koy, sonra bi bak bakalım kız gerçekten ölmüş mü, bi etrafa sor. Hani susayım diyorum da, duramıyorum, tamam kahpe felek, tamam batsın bu dünya filan ama hırsızın hiç mi suçu yok?

Neyse boşverelim bunları… Buyrun, almadığımız sorumluluklar, atmadığımız adımlar, kaçırdığımız fırsatlar ve kaybettiğimiz şanslar şerefine haydi, hep beraber: Kahpe feeleeek, oh çıkıçıkçık, yaptıııı kelek, çıkıçıkçıııık!

3 thoughts on “Kahpe felek

  1. ilk olarak; (bkz: vay anam vay serhat neler dönmüş ya)

    bazı yerleri iki kere filan okudum. tamamen atıyorum (burası koyu renkli) anlamak için değil ha! sindirmek için. sonra bunu erkek milleti kafasından sıyrılıp okuyum dedim; meğersem öyle ağır şeyler değilmiş. hatta bilgi içerikli de diyebilirim. tarkan’dan geliyor; yaparım bilirsin..

    ha bu arada; şeref sen geçen gün çok iğrenç bi insansın..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s