Kazlar

Hayatına giren, hayatına aldığın herkes bir piyango aslında. Düşünsene, dünyada onca insan, bir de sen. Ve tamamen atıyorum, o Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet… Her kimse işte o, senin hayatında. Sen onu seviyorsun, o da seni seviyor filan… Belki de yılbaşında büyük ikramiyeyi yakalamaktan daha mucizevi. Ama işte kimse kimseyi şans olarak görmüyor ki hayatta. Görse de, insan ne şanslı olduğunu çok çabuk unutuyor. Piyango vursa, bir senede parayı çarçur ediyor da, sonra yine “ne şanssızım” diye hayıflanmaya başlıyor. İnsanoğlu nankör mü, olumsuza tutunmaya mı meyilli, neyse ne, ama hayatın en büyük mucizesinin sevmeyi başarabildiğin ve karşılığında seni seven insanlar olduğunu göremiyor bir türlü.

Ne demiş Moulin Rouge?

“The greatest thing you’ll ever learn is just to love and be loved in return.”

Eh aslında, yalan mı? Değil. Değil de işte ne kadar hafife alıyoruz aslında. Açgözlülük var tabii bir de serde. Hep daha fazlası, başka türlüsü var mıydı, onu merak ediyor insan. Çimen öte tarafta hep daha yeşil, komşunun tavuğu hep daha kaz. Yetinmek/ yetinmemek değil anlatmak istediğim, yetinmek iyi bir şey değil her zaman, yetinmemeli, daha daha diyebilmeli bir şey seni kesmediğinde elbette ama doymak mühim. Yetmediğinde yetinmek değil ama yettiğinde, yetmesi mühim.

Çünkü günün sonunda, çimen her yerde aynı yeşil, tavuk her yerde aynı tavuk. Tek fark, biri senin çimenin, senin tavuğun. Ve işte tam o yüzden, aslında her tavuktan daha kaz, her çimenden daha yeşil olması gerekmez mi? Küçük Prens’in gülü için dediği gibi. O, senin bakıp, büyüttüğün, rüzgarlardan koruduğun, kaprisini çektiğin gülün değil mi? Tam da o sebeple, dünyadaki her gülden daha farklı, daha özel, daha güzel değil mi?

Öyle olması gerekir. Ama değil. Çünkü Küçük Prens küçük bir prensken, insan insan işte.

Sonu gelmez bir çimen arayışı. Sonu gelmez bir kaz sanrısı. O kadar ki, kendi çimenlerini sulamaz, kendi tavuklarını yemlemez oluyor insanlar, öte çimenler, öte tavuklar uğruna. Öyle öyle sararıyor çimenler, zayıflıyor tavuklar… Sonra bir gün dönüp bakıyorsun ki, gerçekten de komşunun çimeni daha yeşil, tavuğu daha semirmiş.

Ve ondan sonra, ne kolay harcıyor insan her şeyi, ne kolay çar çur ediyor, ne kolay boşveriyor. Kendi emeklerini de, kendi sahip olduklarını da, başkalarını da. Sonra da hep sil baştan, hep kısır döngü, hep arayış, hep yalnızlık.

Hani tohumdan biber ekersin ya bazen, ya da ne bileyim, günlük tutarsın ya senelerce… O biberler çiçek açtığında, meyve verdiğinde ya da seneler sonra dönüp, bilmem ne zaman yazdığın bir şeyi okuduğunda, kat ettiğin yolu fark edip sevinirsin ya… O biberler kurusa, o günlük kaybolsa için cız eder ya… Diyemezsin ya hani “aman, salak bir biberdi” ya da “aptal bir defterdi işte” diye… Başkalarının biberleri, günlükleri değil; seninkidir senin için önemli olan ya hani. Çünkü o biberler senindir ya, o günlük senindir, sana özeldir ya… Hani emek, emeğin güzelleştirir, anlamlandırır ya işte…Bir şeyi senin kıldıkça, senden başka kimsenin sahip olamadığı, olamayacağı bir şeye, en yeşil çimene, en kaz tavuğa dönüştürürsün ya hani? İşte o duyguyu hatırlasak keşke daha sık… O bakışı, o özeni insanlarımız, sevdiğimiz insanlarımız, zaman içinde büyütüp, geliştirdiğimiz insanlarımız söz konusu olduğunda neden bir kenara koyduğumuzu sorsak ya kendimize.

Salak saçma dahi olsa senin olan, emek verdiğin, sana özel şeyleri korumak için onca uğraşırken, insanlarını neden çarçur edersin ey insanoğlu? Hep bir şeylere, hep daha fazlasına sahip olmayı istediğin bir dünyada; sahip olunan dostlar, arkadaşlar, sevgililer nasıl bu kadar kolayca, bu kadar hızla hiç olur? Yıllarını verip, arabalar, evler için paralar biriktiriyorsun, daha iyi yiyip, daha iyi içmek için sabah 9, akşam 6 çalışıyorsun, kıçını yırtıyorsun, ne güzel de, yıllarını verdiğin, sevdiğin insanları bir kalemde siliyorsun be insanoğlu. Daha iyi yiyip içeyim derken, o güzel masaya eşlik edecek güzel muhabbetleri atlıyorsun, onları feda ediyorsun. Görünüşte her şeyin değerini biliyorsun da, gerçekte önemi olan hiçbir şeyin değerini bilmiyorsun.

İnsanlar, dünyanın en ucuz, en değersiz malı galiba, bu pazar içinde. Sürüm çok, ondan mı? Sürüm çok olmasına çok belki de, herkes ‘tailor-made’ iken, herkes kişiye özel iken, bir kişi diğerinin aynı değilken, kimse fabrikasyon değilken; bunca değersizlik serbest piyasa ekonomisi kuramlarıyla açıklanamıyor.

Kardeş bildiklerimizi hiç’ler uğruna harcarken, dostluğu hafife alırken, o en güzel muhabbetleri önemsemezken, arkadaşlığı, yarenliği sallamazken, sevgiye, aşka kolayca sırtımızı dönerken, güven denen o zor bulunur şeyi bulduğumuzda bile umursamazken, güzellikleri değil, hataları, eksiklikleri kollarken, bazı şeylerin ne kadar az bulunur olduğunu hep göz ardı eder ve bunları kaprisler, egolar, korkular, kazlar, tavuklar uğruna çarçur ederken; tamamen atıyorum, pullar biriktirip, koleksiyonlar yapıyoruz, o pullara dünyanın pahasını biçiyoruz.

Öyle salağız ki bazen, akıl alır gibi değil.

İnsan hep mucizelere inanmak istiyor, filmlerdeki gibi yaşamak istiyor da, esas mucizenin ne olduğunu hatırlamayı hep atlıyor. İnsan ne şanslı olduğunu çok çabuk unutuyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s