Simbiyotik


Diyelim, tamamen atıyorum, çok eski bir arkadaşınız var. Neredeyse birbirinizin bebekliğini biliyorsunuz, beraber büyüyorsunuz. İlk başarıdan ilk okula, ilk aşktan son aşka, ilk mezuniyetten ilk terfiye her ilk’te yan yanasınız. Ne yapacağını bildiğin günlerde de, kafasının allak bullak olduğu günlerde de, mutluluktan havalara uçarken de bunalımın dibine vurmuşken de hep orada duruyorsunuz, bir kahve ya da bir telefon uzağında. Bazen kahve veya telefon bile yok hatta, sadece oradasınız, elini uzatsa koşup geleceksiniz, o da bunu biliyor ve o kadarı yetiyor. Kardeşsizliğin acısını çıkarırcasına arkadaşsınız işte. Öyle ki yüzüne bir bakışta, yalan mı söylüyor, bir şey mi saklıyor anlıyorsunuz. Canı sıkkınsa, rüyanızda görüp hissediyorsunuz. Öyle bir acayip bağ ile bağlısınız.

Çocukluk arkadaşları böyle oluyor. Yetişkin arkadaşlıklarında eksik kalan, asla bulunamayan şey, o garip bağ işte. Bir yandan 5 yaşından beri tanıdığınız biriyle kurduğunuz o garip ama güven veren bağı, 30’unuzda tekrar kurmamak iyi bir şey. Arkadaşlıkların daha bireysel, daha tek başına ayakta ama yan yana da eğlenen bir boyuta yönelmesi iyi bir şey. Kaprisi, nazı, surat asmayı, tribi minimize ediyor çünkü.

Belki o yüzden çoğu zaman çocukluk arkadaşları da evriliyor, daha yetişkin bir formata kavuşuyor. O görünmez bağ arada hep kalsa da, yeniden şekilleniyor, kendini yeniden kuruyor, hayatın her dönemecinde bir reset daha yiyor ve eskisinden farklı ama en az eskisi kadar güçlü bir şekilde hayatının, kalbinin orta yerinde duruyor. 3 ayda bir aradığın, ama her aradığında sanki hiç zaman geçmemiş gibi kaldığın yerden devam ettiğin arkadaşlıklar bunlar işte. Senelerce görmesen de, başın sıkıştığında, hayatına kimler girerse girsin, hala ilk arayacağın insanın o olduğu ilişkiler bunlar. Hastanede, acil durumda aranacak kişiyi yetişkin arkadaşlıklarından değil, çocukluğundan getirdiğin, kardeşim dediklerinden seçiyorsun, hayatın nereye giderse gitsin.

Çocukluk arkadaşları, lise arkadaşları güzel şey aslında. Ergenlik çağının ortasında, aileye ve yetişkinlere sebepsiz öfkeler duyup, ben kimim’lerle boğuşurken, sana kim olduğunu söylüyor belki de, hatırlatıyor. En temel farkı bu, belki de sonrakilerden. Kişiliğinin parçası oluyor çünkü o arkadaşlıklar, onlar olmasa başka biri olabilirdin, bunu biliyorsun. Nasıl ki, tamamen atıyorum, çekingenliğin sensen, o Ayşe, Fatma, her kimse işte, o kişi de sen oluyor bir yerde. Ve onu içinde tutarak büyüdüğünde, o görünmez bağ, sağlıksız değil, gerekli bir bağ oluyor, seni ayakta tutuyor. Her şeye rağmen, hayata rağmen seni güçlendiriyor. Asla yalnız olmadığını biliyorsun.

Dedik ya, büyümek var ama işin içinde. Bazen çocukluk arkadaşın, çocuklukta kalıyor, şekil değiştirmeye direniyor. Sen büyüyorsun, hayat araya giriyor ama o arkadaşlık, lisedeki gibi kalmak istiyor. Koşup eve geldiğinde, 3 saat telefonda konuşursun ya hani, annen “kızım ne konuşuyorsunuz, bütün gün beraberdiniz” der ya hani, o formatı arıyor arkadaşlık bazen yine.Bugün artık annene hak versen ve “hakkaten ne konuşuyorduk biz ya” desen de, bazı arkadaşlıklar yine onu istiyor. Yok, literel anlamda değil elbette, kimsenin öyle bir vakti yok da, daha metaforik bir anlamdan söz ediyorum. Sen sen olma istiyor, birey olmanı kabullenemiyor, ne bileyim, nasıl ki ikiydiniz bir zamanlar ve o iki olma hali benliğinizi oluşturuyordu, öyle devam etsin istiyor. Tek başına ayakta değil, yan yana ayakta olmanı istiyor ancak. İşte o zaman o görünmez bağ, sağlıksızlaşıyor.

Beklenti çok yüksek zira. Göbeğinin ortasından bağlandığın, manevi siyam ikizin olan ve öyle kalmak için direnen çocukluk arkadaşın çok yüksek çıtaları hedefliyor ve sen de o oyunun bir parçası olup fark etmiyorsun bile olan biteni. Sen kötüyken, sen söylemeden anlasın istiyorsun. Canının sıkıldığını tahmin edip arasın. Seni kıran şeyleri avcunun içi gibi bilsin. senin istediğinin dışında davranmasın. Başkalarıyla paylaşmasın seni, siz hep en özel olun, hep dünya bir yana, o bir yana olsun… Değişime direnmek çok çetin bir mücadele istiyor ve kazanmak neredeyse imkansız. O yüzden değişime direnen arkadaşlıklarda, hep kaybediyorsun. Sonrası ise sabit bir sızı…

Büyüdükçe, bireyleştikçe, iki olma halinden çıkıp, “ben”e dönüştükçe, büyümeyen çocukluk arkadaşlıkları sonunda kalbini öyle bir kırarak büyütüyor ki seni, şaşıp kalıyorsun. Artık kişiliğim oturdu, hiç kimse beni ben olmaktan çıkaramaz dediğin bir noktada, öyle bir sızı salıyor ki içine, sen sen olmaktan çıkıyorsun. Güven duygunu öyle bir yitiriyorsun ki, yeni gelen hiç kimse anlamlı olamıyor. Seni besleyen, karşılığında senin de beslediğin o sağlıksız bağ koptuğunda, sanki bir yerin eksilmiş gibi oluyor. Sanki artık tam değilmişsin gibi. Özlemek öyle bir büyüyor ki, aklın şaşıyor. “O olsaydı farklı olurdu” duygusunu içinden atmaya çalışsan da, o “acaba” kemirdikçe kemiriyor içini. Bugününe baktığında, kendini sorguladığında, neden artık insanlara çok az şans verdiğini, tahammülünün neden bu kadar azaldığını düşündüğünde, tüm oklar hep aynı yeri gösteriyor. Seneler geçse de geçmeyen bir yas aslında, o kopan bağ. Seni olduğun yerde tutuyor. Hayatının her dönemecinden birlikte geçtiğin birini artık arayamamak, soramamak, onun iyi olup olmadığını bile bilememek, yaşadığın her şeyde tabloda olan birinin artık hiç yanında olamaması ve bunu kabullenmek, özlemeyi kabullenmek, özlemeyi hayatının bir gerçeğine çevirmek zor bir şey. Sevdiğin birini ölüme kaybetmekten çok farkı var mı?

Bir yanın biliyor, o haliyle sağlıksız gittiğini bir şeylerin, bir yanın biliyor, beraber oldukça hiç büyüyemeyeceğinizi ama yine de… Başka yollar olamaz mıydı diyor işte insan. Yavaş yavaş kopsaydı o bağ, tamamen kopmasaydı da zayıflasaydı, şekil değiştirseydi daha iyi olmaz mıydı diyorsun.

Özlemek iyi bir şey değil.

Herkes yalnız ölür derler, belki de o sağlıksız bağ, sana yalnız ölmeyeceğini düşündürüyordur ve o düşünce oldukça, hayata güvenle basıyorsundur. Herkes gitse de, kardeşten öte ikizin olan, diğer yarın olan o kişi seni yalnız bırakmaz diye düşünüyorsundur. Elinden alındığında ise, yalnız ölüp, kedinin suratını yiyeceğini düşünüyorsun. O da gittiyse, kimin anlamı var ki diyorsun.

Şaşıramıyorsun artık olan bitene, herkes her şeyi yapar, kimse kalıcı değil diyorsun. Bir daha asla öyle bir arkadaşım olmayacak diyorsun. “Ya giderse” duygusu sabitin oluyor. Kimdim ben diyorsun, senelerce kimliğini sana hatırlatan o kişiyi kaybedince. Belki o burada olsaydı, bu kadar küskün olmazdım diyorsun. Belki farklı biri olurdum. Daha güvenli, daha güleryüzlü, daha sevecen, daha eğlenceli, daha sosyal…

O sağlıksız bağ hayatından gidince belki güçleniyorsun ama eksik kalıyorsun. Ve hep özlüyorsun. Özlemek çok fena.

İnsanın hayatında çok az şey, çok eski bir dostun gidişi kadar kol kanat kırıyor. Gitmeyecek dediğin birinin gitmesi çok pis vuruyor. Ondan sonra kimse seni o kadar acıtamıyor belki artık ama kimsenin seni acıtamaması ne acı aslında. Kazık yediğinde şaşıramamak ne fena.

İnsan hiçbir zaman çocukluğundaki gibi katıksız, kendini bıraka bıraka güvenemiyor. Ve o katıksız güven halini bir kere kurduğun için, büyüdüğünde de o insana olan saf güvenme halin devam ediyor. O yüzden dünya bir yana, o bir yana oluyor. Ve o güveni kaybetmek çok ciddi bir travma, bir eksiklik bırakıyor insanda. Çok da büyük bir özlem.

İnsan, büyüdükçe hiçbir ilişki için, 20 sene sonrasının hayalini kuramıyor. Çocukken yapıyorsun ama. Hem de öyle büyük bir doğallık ve rahatlıkla yapıyorsun ki… Öyle içinden gelerek seviyorsun, güveniyorsun ki… Ne bileyim, 14 yaşındayken mesela, yan yana geleceği düşündüğünüzde, berabersiniz, oradasınız, hayat değişmiş ama siz aynısınız. Çocuklarınızın nasıl arkadaş olacağını filan düşünüyorsunuz. Bugüne geldiğinde ise, onun çocuğu olmuş duyuyorsun da, senin adını taşıyan o çocuğa hediyeler alamıyorsun. Ve çocukluk hayallerinden ne kadar saptığını görüyorsun. Başarı, kariyer, aşk… Bunları geçtim ama hayatının temel taşlarından biri yıkılmış o günden bugüne. Al sana orta yaş krizi.

Seni sen yapan, seni büyüten, sana kendini şanslı hissettiren, özel hissettiren, “tek” hissettiren çocukluk arkadaşı gidişiyle de büyütüyor seni. “Kimse yoksa, o var”ını alıyor elinden. Hayata karşı bağışıklık kazandırıyor sana böylece. Belki de senin için son yaptığı şey bu oluyor.

Bir kısa film vardı herhangi bir insanın en sevdiği insan mısınız, diye soran. Uzun zamandır buna verecek cevabım yok.

Galiba buna çok üzülüyorum.


Melike Demirağ – Arkadaş

3 thoughts on “Simbiyotik

  1. bence o bağ her yaşta kurulabilir ancak dediğin gibi o zamanlardaki saflıkla güvenebilme yeteneğini kaybetmediysen.insanlar büyüdükçe küçüklüklerindeki umutların yerini hayat kötüdür lafları almaya başlıyor.ve bu laflarla birlikte her türlü ilişkide güvenmek yerine ‘birazcık pay bırakmak lazım tamamen güvenemem’ ler alıyor.asıl mesele bu.ve benim asıl sorum da şu:o payı bırakmayıp güvensen de o senin yaşadığın her duyguyu daha yoğun ve anlamlı hissettiren şeyi hiç kaybetmesen? seni yanıltsa ne olur ki? yaşadığın şey daha mı anlamsızlaşır?gücünü mü yitirirsin? oysa ki bence güçlü insan her türlü hayal kırıklığının üstesinden gelebilir..

  2. Acaba çocukluk arkadaşlarım çocuklukta kaldı, yetişkinliğe geçerken hatta daha geçmeden koptuk diye sevinsem mi bu durumda? Ne çok düşünmüşümdür ben de bunu; üzülsem de geride bıraktıklarıma, belki bu sağlıklı bir süreçtir, böyle olması gerekiyordur deyip avuttum mu yoksa kendimi? Ama şunu biliyorum, kaç yaşına gelirsek gelelim geçmişe az veya çok özlem duyacağız. O özlemin aktörlerinden biri de eski arkadaşlıklarımız elbette. Kırgınlıklar da var tabii, o kopuşların hayal kırıklıkları da var. Yine de evet her yaşta o bağlar kurulabiliyor, hala, her şeye rağmen. Güvenmek umut etmek gibi bir yerde, tehlikelidir ama kendini de alamazsın.

    Bir de şu var aslında, kendimde farkettiğim. Çocukluk arkadaşlıklarının yeri bu yüzden mi ayrıdır acaba? Yeni edindiğim dostlarımın çocukluklarını merak eder ve kıskanırım mesela, niye bilmiyorum, niye orada yoktum diye. Böyle hissediyorum biraz sevdiğim insanlara karşı. Çok manyakça. :)

  3. ezgisever haklısın ama bir yerlerde, o çocukça güvenme hali ellerinden kayıp gidiyor sanki, ne bileyim. bilinçli bir pay bırakmama da değil olay, daha çok o zaman olduğu gibi sonsuza kadar arkadaş oluruz hayallerine kapılamamak belki de. daha gerçekçi oluyorsun zamanla ister istemez. öte yandan, yeni giren ve çok sıkı bağlar kurduğun insanlar olmuyor mu? oluyor elbet ama 6 yaşından beri en yakının olan kadar kardeş oluyor mu, onu bilemiyorum.

    peacefulmarvin, iyi yanı da var kötü yanı da var işte çocukluk arkadaşlarının. benim hala çok sevdiğim bir iki çocukluk arkadaşım var. koptuklarım da var. işte yazıda da dediğim gibi, biraz beraber büyümekle, değişebilmekle alakalı sanırım o kopuş. hepsiyle öyle olacak diye bir şey yok ama o kopuş olduğunda, sancılı oluyor, ben bunu bilir, bunu söylerim :) o bahsettiğin kıskançlık benzeri duygu bende de var, acaba bu çocukluğunda nasıldı, keşke o zaman tanısaydım gibi. ilginç bi şey evet :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s