Love in the times of social media

Bazılarımız dijital dünyaya doğmadık. Digital natives vs. digital immigrants olayı işte, biliyorsunuz. Bazılarımız önce gayet analog bir dünya gördü, sonra dial up bağlantılar geldi ve birden, inanılmaz bir hızla, dünya kafayı üşüttü. 15 sene önce var olmayan internet’siz bir yaşam düşünemez olduk şimdi. Siyah-beyaz tv’lerden, tek kanal seyredilen evlerden buraya gelişimiz akıl alır bir şey değil. Bu kadar büyük bir değişimi görebilen kuşaklar olduğumuz için şanslıyız belki ama adaptasyon zaman alabiliyor.

İnternet güzel şey. Benim için dünyanın en güzel şeylerinden biri. Her istediğime, her an ulaşabildiğim, yemeğimi sipariş edebildiğim, dünyanın öbür tarafını görebildiğim için güzel. Bir de tabii işin sosyalleşme boyutu var, dijitalleşmeyle gelen bir sosyalleşme. Asosyal bir sosyalleşme belki de.

Web 2.0 ve sosyal medya, önümüzde yepyeni kapılar açıyor, doğru. Oturduğumuz yerden kalkmadan, binlerce arkadaş edinip, normalde yolumuzun kesişmeyeceği insanlarla muhabbete giriyoruz. Tamamen atıyorum ama sanki her gün, devasa bir rakı sofrasında ya da insan dolu bir partideyiz. Peki ama gerçek hayatta olduğumuz gibi miyiz orada da? Ya da sosyal medyanın rakı sofrası hafifsenecek, önemsenmeyecek bir şey mi?

Madem ki artık sosyalleşme anlayışımız, bununla şekilleniyor, gerçek hayatın sosyalleşme etiketi burada da geçerli değil mi?

İdealde öyle. Pratikte değil. Nitekim bir sürü troll, bir sürü hakaret manyağı, bir sürü acayip tip, yüzünüze söyleyemeyeceği şeyleri buradaki sofrada söyleyebiliyor. Siz de blokluyorsunuz, o insan yok oluyor. Keşke gerçek hayatta da bizi rahatsız eden insanları böyle kolay yok edebilsek hayatımızdan.

Bunlar acayip şeyler, değişimi görmemiş, bunun içine doğmuş kuşak için ilişkiler, arkadaşlıklar, ahbaplıklar anlamında farklı davranış biçimlerine yol açacağı muhakkak. Sosyal medya gerçeğiyle büyüyen bir kuşak için, 20 yıl sonra gerçek hayat ve sanal dünya arasındaki çizgilerin nerelerde olacağı ilginç bir konu.

Ama işte bir de biz varız, aradaki kuşak. İnterneti seven ama değişimi görmüş, internetsizliği, cep telefonsuzluğu bilen bir kuşak… İki arada bir derede, iki dünya arasında gidip gelen o kuşak… Bize ne olacak?

Sosyal medyayı öyle alternatif bir dünya olarak mı göreceğiz yoksa oranın da aslında gerçek bir dünya olduğuna ikna mı olacağız biz de dijital yerliler gibi?

Sevgilinden ayrıldıktan sonra, anca yolda karşılarsan ya da ortak arkadaşlar vesilesiyle haber alabildiğin günlerden sonra, eski sevgilimizin her an, ne yaptığını ne ettiğini bilmeyi biz nasıl ele alacağız? Ya da buna alışabilecek miyiz?

Küstüğümüz arkadaşlardan bir daha haber almayan bizler, laf sokmalı tweetleri, facebook statuslerini görmezden gelmeyi başarabilecek miyiz?

Artık 17 yaşında olmayan bizler, “in a relationship”lerin, eskinin “arkadaşlarına beraber olduğunuzu söyleme” kafasında bir şey olduğunu mu düşüneceğiz yoksa bunu bir liseli muhabbeti olarak mı göreceğiz?

Sevgilimizin eski sevgilisi hakkında pek de bir şey bilmemeye alışık bizler, şimdi eski, daha eski, çok eski tüm sevgilileri resmi geçit gibi izlemeyi, onları da bu kadar yakından tanımayı nasıl kaldırabileceğiz? Peki, eski sevgililerimizle olan arkadaşlığı nasıl yeni sevgililerin gözüne sokmamayı başaracağız? Ya da tersi, yeni sevgilimizi eskisinin gözüne sokmama inceliğini nasıl göstereceğiz?

Fazla bir şey bilmemenin gizemi ve güzelliğinden sonra, too much information’ı nasıl yiyip yutacağız?

Biriyle laf olsun diye, sırf eğlencesine, hiç kötü niyet olmaksızın flört ettiğinde kimsenin bilmesine bile gerek olmayan bir dönemden gelen bizler, göz önündeki flörtleşmeleri nasıl ele alacağız?

“Evde yok” olmanın telefona bakmamak için yeterli sayıldığı zamanlardan
sonra, her telefon çalışına cevap verme veya geri dönme zorunluluğunu nasıl kabul edeceğiz?

İş arkadaşlarının özel hayatın hakkında çok bi şey bilmediği bir geçmişin akabinde, anne, baba, patron, uzak akraba, eski dost, yeni dost, eski düşman, yeni düşman, eski sevgili, yeni sevgili herkesin hayatın hakkında az çok bir bilgiye ulaşabilmesini nasıl kaldıracağız? Ya da kendimizi saklayacak mıyız? Buna mı efor harcayacağız, eskiden kendimizi saklamak için hiçbir şey yapmamıza gerek yokken?

İlişkilerin, arkadaşlıkların kalbi kırık konuşmalar, gözü yaşlı kavgalar ile bitmek zorunda olduğu o günlerden sonra, bir defriend’in, bir blok’un kolaycı mesafesine nasıl alışacağız?

Birinden ayrıldığında, tek istediğin eve kapanıp üzüntüne boğulmakken, ayrıldığın kişinin “aman ne kadar da eğleniyor” olduğunun gözünün önünde durması bize ne yapacak?

Like’larla ilişkilerin başladığı, yorumlarla arkadaşlıkların kurulduğu, mesajlarla sevişildiği bir ortamda gezinirken, bunları görmezden gelmeyi başarabilecek miyiz? Görmezden gelemediğimizde bunu kendimize yedirebilecek miyiz?

Gerçek dramalardan geçen bir kuşak, sanal dramalarla nasıl başa çıkacak?

Sosyal medyayla aramıza mesafeyi nasıl koyacağız, içinde bu kadar yaşarken ama içine doğmuşlar kadar içselleştirememişken? Sosyal medyayla içiçeyken, sosyal medyayı görmezden gelmeyi, orada olan biteni önemsememeyi nasıl başaracağız? Sosyal medyada bu kadar takılırken, sosyal medyayı takmamayı nasıl başaracağız?

Sosyal medyayı küçümseyerek, orası “gerçek” değil ki diyerek yaşayacaksak, orada bunca vakit geçirmemizi kendimize nasıl açıklayacağız? Gerçek dünya-sanal dünya ayrımını nerede yapacağız?

Ya da madem burası da gerçek dünya kadar gerçek, buranın etiketini, buradaki davranış biçimlerini, diyalog şekillerini reddetmeye devam mı edeceğiz? Sosyal medyada kendini sunuş biçiminin, mesela bir partide kendini sunuş biçiminden nasıl bir farkı olacak, eğer her iki halde de tanımadığın insanlar nezdinde bir portre çizmeye, onları etkilemeye çalışıyorsan? Eğer varsa böyle bir fark, neden var? Eğer yoksa, yine neden var?

Bizim gerçeğimiz başkayken ama şimdi başka bir gerçeklik boyutunda takılıyorsak, o boyuta nasıl geçeceğiz? Yoksa kendi gerçekliğimizin kurallarını korumaya didinerek, bu dünyada oynamaya mı çalışacağız? Hem oraya, hem buraya uymayı mı deneyeceğiz? Bocalamayacak mıyız? Bu sürekli çaba halinden yorulmayacak mıyız, yorulmuyor muyuz?

Fazla genç bir dünyada mı var olmaya çalışıyoruz da kuşak farkı ister istemez vuruyor acaba? Sanki 18 yaşında gençlerin eğlencesine gitmişiz de, orada ağır abi kalmışız, “bunun ne işi var burada” kalmışız gibi hissetmiyor mu kimse bazen? Sanki bazen o çocuklara uymaya çalışıyorsun da, tüm dans figürlerin iğreti kalıyor gibi hissetmiyor mu kimse? Ya da baştan “ben bunlara uyamam” diyip, kendi köşende, elinde içki bardağın, uzaktan takılıyor gibi? O zaman niye buraya geldim, burdaysam niye ben de dans etmiyorum, benim demode dansım bu müziklere uymuyorsa ama dans etmek istiyorsam ne olacak?

İnternet güzel şey, çağımızın başına gelmiş en güzel şey belki de, ona tamam. Sosyal medya da hoş sanırım. Ama işte… Yoruyor ya bazen. Ve bu dijital çılgınlığın içine doğmamış bizler, kafayı üşütmemeyi nasıl başaracağız, bazen gerçekten bilemiyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s