İvme

aquarium-telephone-booth-04

11 – 12 yaşında olmalıyım. Annem ve babam Fransızcam gelişsin diye beni Fransa’da bir yaz kampına yollamış. Ama öyle Fransız olmayan çocukların gittiği bir dil okulu değil bu, Fransız çocukların gittiği, sporlu, aktiviteli bir yaz kampı. Tek yabancı benim yani. Yalnız sporu seçerken babamın gazına geldiğimizden yelken kampı seçmişiz, başka bir aktivite yok, sadece yelken var 3 hafta boyunca. Ve belli ki yelken sporu Fransız kız çocukları arasında pek popüler değilmiş ki kamptaki tek yabancı olmamın yanı sıra, tek kızım da aynı zamanda.

Adım da Deniz olduğundan, Fransız erkek çocuk ismi Denis sanılmış. Kampa ilk geldiğimde erkek beklenirken, kız olduğum görülünce ciddi bir panik yaşanıyor bu yüzden. Neyse sonunda çeşitli telefon görüşmeleri neticesinde durum netliğe kavuşturuluyor. 10 oğlan bir odaya, erkek çocuk olmayan Deniz de kendi özel odasına yerleştiriliyor. O yaşta 10 erkek içinde tek kızın olmanın gücünü anlayamadığımdan biraz gıcık oluyorum duruma, “yeee hiç kız yok burda” diye telefonlar ediyorum annemle babama ama sonra alışıyorum. Özel odam var, tek kız olduğumdan sürekli bir prenses muamelesi var. Yabancı olmam, hele ki alışılmadık bir memleketten olmam ekstra da bir egzotiklik sağlıyor. E güzel güzel yelken yapıyoruz, çocuklar elimi sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Sonra bir iki oğlan benden hoşlanıyor, ben onlara “salak” diyorum filan. Güzel yani, insan daha ne ister? Hani 18’inde olsan baya eğlenceli bir durum olabilir, 12’de “eh işte” oluyor ama oluyor yani, sorun yok.

Buraya kadarı içinde bulunduğum ortamı anlamanız için arka plandaki hikaye. Esas size anlatacağım orada yaşadığım bir olay, bir an aslında sadece… Sonrasında hep aklıma gelen, beni uzun uzun düşündüren bir an.

Kampın olduğu yer kamping bölümü de olan otelimsi bir yer. Zaten 11 kişi artı gözetmenlerimiz var. 2-3 oda ayrılmış bize (birisi sadece bana ait!), orada kalıyoruz. Yelken okulu da orada. Etrafta otelin diğer müşterileri filan var, arada rastlaşıyoruz, çadırlarda, karavanlarda kalanlarla zaman zaman sohbet ediyoruz.

O zamanlar cep telefonu yok. Telefon kartı var, ankesörlü telefon var. Anneler babalar her istediklerinde arayamıyor yani. Ama biz her gün boş saatlerimizde istersek telefon etmeye gidebiliyoruz. Kamping alanının orada bir telefon var, ben de telefonlarımı oradan ediyorum.

Yine bir gün telefon etmeye gidiyorum, baya bir kuyruk var. Hep beraber sıramızı bekliyoruz. Önümde bir amca, yok hatta dede… Çok sevimli, güler yüzlü… Benimle şakalaşıyor, maymunluklar yapıyor, dedelerin küçük çocuklara takıldığı şekilde takılıyor bana. Ben de bir şeyler anlatıyorum filan. Ama amca çok sevimli, insanın anında kanı kaynıyor. Öyle böyle derken sıra amcaya geliyor, bana baybay diyip telefona gidiyor ve bir numara çeviriyor.

Telefon kulağında bir yerlerle konuşuyor. Ne konuştuğunu duyamıyorum. Ama amcanın birden elinde ahize hüngür hüngür ağlamaya başladığını görüyorum. Birkaç dakika önce kahkahalarla gülen o adam katıla katıla ağlıyor telefonda. Öylece bakakalıyorum.

Amca telefonu kapayıp ağlaya ağlaya geçip gidiyor yanımdan. Bir şey söylemeli miyim, peşinden koşup noldu amca demeli miyim bilmiyorum. Olduğum yerde donup kalıyorum, hiçbir şey yapamıyorum. Neden ağlıyor, neden o kadar üzüldü, bir şey söylesem ne söyleyebilirim düşünceleriyle amcacığın arkasından bakıyorum. Ama gidemiyorum peşinden.

Kamp boyunca bir daha da görmüyorum amcayı.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o telefonda aldığının bir ölüm haberi olduğunu düşünürüm hep. O zaman çok şaşırmıştım olan bitene ama ne olmuş olabileceğini pek tahmin edememiştim. Şimdiyse çok sevdiği birini kaybettiğini öğrendiğini düşünüyorum o telefonla. Hala “keşke” diyorum, “keşke gitseydim peşinden” ama belki de o gün bile ne olup bittiğini anlayamasam da, peşinden gitmemin bir işe yaramayacağı bir acı yaşıyor olduğunu sezmiştim. Onu teselli etmek için söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu, bunu o gün de biliyordum içimde bir yerlerde.

Beni, 11-12 yaşındaki o kızı, o kadar şaşırtan; adamın kahkahalarındaki canlılık ve o bulaşıcı neşesi ile bir an sonra ağlamaya başlayışındaki yürek burkan hüzün arasındaki farktı sanırım. “O telefonu etmeseydi keşke” diye düşünmüştüm, sanki o telefonu etmese, amca o haberi almayacak, hayatı bir andan bir ana değişmeyecekti…

Bir hayatın bir dakika içinde, bir “alo” mesafesinde bir uçtan bir uca bu kadar hızla gelebilmesi, kahkahadan gözyaşına geçişteki ivme çocuk aklımla anlayabildiğim bir şey değildi. Yetişkin aklımla anlayabildiğim bir şey mi peki? Hayır değil, hala değil…

Bu kadar anı anına uymayan bir hayat yaşıyor olmamız gerçekten hiç adil değil ve insanların ısrarla sığınacak bir şeyler, bir çeşit emniyet duygusu, bir güvence araması bundan belki de. Çünkü evet, hayat dediğin şey hiç güvenilecek bir şey değil.

bf 15

Not: En üstteki görsel artık kullanılmayan telefon kulübelerini akvaryuma çevirerek onlara yeni bir hayat veren bir sanat çalışmasından, Lyon’daki bir festival için yapılmış, detaylar için burdan.

8 thoughts on “İvme

  1. Diğer insanlar belirleyici çoğunlukla… Benim yazımda da var benzer bi durum çok mutlu, heyecanlıyken bir kaç cümle ile şimdi bile hatırladıkça içimin cız ettiği kadar hüzne boğulmuşum ben de:(

  2. Bir anı bir anına uymayan bir hayat yaşıyor olmamız hayatın adaletsizliği mi yoksa adaleti mi emin değilim. Bu, baktığın açıya göre değişiyor. Hepimizin kahkahadan gözyaşlarına bir saniyede geçebileceğimiz gerçeği insanların eşit olduğu tek nokta. Adaletsiz olan çok başka şeyler.
    Acı ve hayal kırıklıkları yaşadığımızda kendi içimizden başka sığınacak yerimiz yok. Hayatın içinde hiçbir şey ve hiç kimse güvenilir değil çünkü. Yanında en huzur bulduğun kişi bile acını senin gibi yaşamıyor, sana teselli olamıyor, bazen olabilecekken olmuyor. Kimse sen değil, içini şeffafmışsın gibi görebilen ve ruhuna iyi gelen biri yok. Gücünü kendi içinden alan insanlar acılara karşı daha dirayetli oluyor. Öyle bir güce sahip olmak ise çok zor.

  3. sevgili kucuktalisey,
    o anlamda adaletli elbette, hiç kimseyi ayırmıyor, kimsenin bir sonraki anda ne olacağı belli değil. adaletsiz bulduğum hayat vs. insanlar maçı. biz insanlar bir tarafta, hayat diğer tarafta, hayat her istediğini yapıyor, insanların ise kontrolü yok anlamında. öyle bir “adil değil” sızlanışıydı aslen; yoksa elbette, diğer anlamıyla adaletli.
    bunun dışında insanın kendinden başka sığınacak yeri yok, o da doğru. benim bahsettiğim güven arayışı illa başka birine sığınma anlamında değildi zaten. ama kişisel gelişim olsun, aşk olsun, zenginlik olsun, inanç olsun, aile olsun farketmiyor… içinde veya dışarda, bir yerlerde bulmak istiyor insan sanki o güvende olma duygusunu. gücünü kendi içinden almak da aslında o bahsettiğim güveni kendinde bulmak işte.
    yoksa katılıyorum söylediklerinize, çok farklı düşünmüyorum zaten bu konuda sizden…

  4. Ay bu niye beni küçüktatlışey olarak göstermiş anlamadım. Latife ben :) Küçük tatlı şey de bir zamanlar günlüğümdü. Telefondan login istedi, sonra beni böyle göstermiş. Halbuki web linkimi filan verdiydim.

    Yazdıklarına itiraz gibi bir yorum yapmak istememiştim. Yakın zamanda çok ani bir acı yaşadım biliyorsun. Kahkahadan gözyaşına geçişimiz çok hızlıydı. Çok düşünür oldum. Güvende olma duygusunu arıyor insan evet. Yaşadığım hayal kırıklıklarının bana öğrettiği şey o güveni kendi içinde bulman gerektiği. Aşk, zenginlik, aile… bunların hepsi geçici şeyler. Çok rasyonel bir söylem oldu farkındayım, ki ben çok romantik ve hayalperest biriyim. Bu halimden de çok yoruldum. Kimseye güvenmemeli gibi bir şey demek istemiyorum. Tam da anlatamıyorum. Bu geçici şeylerde arıyoruz güveni. Sonra bir gün küt diye bitiyor. Aşk bitiyor, zenginlik uçuyor, ailen gidiyor. Bir başına kalıyorsun. Bu gidenlerden ruhunda kalanlar seni güçlendiriyor. Ama bazı biten ve giden şeyler ruhunda hiç iyileşmeyecek yaralar açıyor. Ya da iyileşmeyecek gibi geliyor da zamanla nasırlaşıyor. O da iyi mi bilmem ki. Hayatın adaletsizliği de üzüyor insanı ama en çok üzen insanların adaletsizliği. Güven duyduğun birinin o güvene layık olmaması. Güveni kendinde bulsan seni üzenlere karşı daha dik durabilirsin heralde, bilmiyorum ki. Hiç o kadar güçlü hissetmedim ve kendimde bulmuş değilim güveni. Neyse işte, bugünler biraz üzgün günler. O yüzden karamsar gibi olmuş olabilir yorumum.

    Sizleri kaldıralım Deniz Hanım, bana sen diyebilirsin :P

  5. ahah latife ya, bir an için şüphelendim acaba bu bizim latife mi diye çünkü mailin öyle görünüyordu ama sonra “küçüktatlışey” karıştırdı ortalığı, garanti olsun siz diyim de ben dedim :)

    itiraz olsun diye söylemediğini biliyorum, ben de aslında sana katıldığımı anlatmak istemiştim de benim yorum biraz defans gibi olmuş. oysa yazıda iyi anlatamadım mı acaba diye şeytmiştim :) aslında geçici elbet, paraymış pulmuş kariyermiş şuymuş buymuş, bunlar işte sığındığımız yerler, belki de o kadar güvensizizdir ki hayata ondan arıyoruzdur bunları demek istedim.

    büyük ve hele ki ani kayıplar, insanı çok sarsıyor. kayıplarla yüzleşmek hayatın en büyük sorgulama anlarından biri. biraz da diğer her şeyin boşlaştığı bir an aslında. seni anlıyorum, çok iyi anlıyorum o yüzden. zaman her şeyin ilacı değil, her şeyi geçirmiyor belki, hele özlemenin asla ilacı olmuyor, bilakis zamanla daha çok özlüyorsun ama zaman adapte olmayı öğretiyor insana bir şekilde. nasırlaştırmak ya da iyileştirmek değil de dönüştürmek diyorum ben buna. kendimden örnek verecek olursam anneannemin kaybı benim için çok acıydı ve çok sene geçmesine rağmen hala özlüyorum ama bir yandan da artık hep içimde taşıdığım, beni ben yapan bir şeye dönüştü.

    hani diyorsun ya “ailen gidiyor” diye, aslında hiçbir zaman gitmiyor çok sevdiğin o insanlar… kalbinde yaşatmak filan klişe belki ama bir şekilde doğru da, içinde yaşamaya devam ediyor çok sevilenler. ve sanırım bu içinde yaşattıkların oluyor aslında o kendi içinde aradığın o güveni sana veren, seni büyüten, geliştiren, geçici sanrılar yerine gerçek şeylere tutunmaya meyletmeni, daha değer bilir olmanı sağlayan. çünkü şu var; sen birini çok sevdiysen bu geçici bir şey olmuyor artık, bilakis hayattaki nadir sabitlerinden oluyor zira o sevgi senin içindeki bir şey aslında ve kayba rağmen seninle hep kalan bir şey. bu garip bir şekilde avutucu olabiliyor bazen. anneannem gideli yıllar olsa da hala seviyorum anneanemi ve onun da beni çok sevdiğini hala biliyorum. bu geçmiyor, geçmesin de.

    seni üzenlere ve insanların adaletsizliğine gelince… onlara yapacak bir şey yok. ne kadar kendine güvensen de bir gün biri beklemediğin şekilde güvenini kırınca, sarsılıyorsun her defasında. orada önemli olan, onların adaletsizliğinin senden bir şey götürmesine izin vermemek. bence ordaki gerçek güç: üzülsen de, kırılsan da onların yaptıkları yüzünden kendini suçlamamayı, kendini değersiz hissetmemeyi başarmak. “ben böyleyim, onlar da böyleymiş” diyebilmek, yapılan adaletsizliğin yasını tutup sonra genellemeden, bunu herkese karşı bir güven krizine çevirmeden yürüyüp gidebilmek. dik durmayı böyle alıyorum ben, hiç etkilenmemek gibi değil…

    Çok sevdiğim bir söz var: “Courage is not the absence of fear, but the mastery of it.” Bu acı için de geçerli. Kazık yemek ya da sevdiğin birini kaybetmek karşısında acı çekmek, acı çekebilmek büyük bir güç istiyor. Acıya karşı dirayetli olmak ise biraz muamma, öyle görünüyor insanlar ama içeride neler olup bittiğini bilemiyoruz çoğu zaman. Başka başka yansımaları oluyor ya da… Oysa öyle ya da böyle herkes acı çekiyor bir şekilde. Ve tutulması gereken yasları hakkıyla tutmak ve gerektiğinde acıyı da kucaklayabilmek bence gerçekten kendi içinde güçlü durabildiğinin, hayata karşı dik durduğunun göstergesi. Senin yaptığın gibi aslında… Kendi içinizde aradığınız güvene ve güce belki zaten sahipsiniz de farkında değilsiniz belki de Latife Hanım’cım ;)

    aman böyle uzun uzun kişisel gelişim şeyi gibi oldu bu yorum ama ben de sık sık düşündüğümden bunları, paylaşayım dedim… :)

  6. Teşekkür ederim güzel sözlerin için, iyi hissettirdi.

    Başkalarının adaletsizliğinin benden bir şey götürmesine izin vermemek mümkün değil. Götürüyor. Adaletsizlik, incelikten uzak davranışlar, ignore edilmek, aptal yerine konmak, kandırılmak, değersiz hissettirilmek… O aptal yerine koyuyor diye aptal, değersizmiş gibi davrandığı için değersiz değilim elbette. Ve ben yine sevdiklerime incelikli davranmaya devam ediyorum. Yine de insan acı çekiyor. Değerinden bir şey götürmese de başka şeyler götürüyor. Sen o eski sen olmuyorsun. Bu üzücü. Çok kolay değil ben böyleyim, onlar da böyleymiş diyebilmek. Onlar öyle değilmiş sanarak yaşıyorsun uzun süre. Çünkü ben böyle böyle olduğunda şöyle şöyle yapmazdım diyorsun. Oysa onlar yapıyor. Empati benim için çok zor bir şey değilken bazılarının sözlüğünde yok. Ben ben olmaya devam ediyorum. Beni üzen insanları düşündüğümde içim buruluyor, hayatımdan çıkarmayı istemediğim halde çıkarıyorum bazılarını çünkü onlara bir yer verirsem benden çok şey götürüyor. Güvendiğim dağlara kar yağdığı halde orda durmaya devam edersem üşüyeceğimi, donacağımı biliyorum.

    Ve özlemek… Başetmesi zor bir duygu…

  7. Geri bildirim: Tek Tema; İki Yazı | Baba Olmak | Taze bir babadan, baba olmakla ilgili…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s