Bir minnoş nasıl doğdu?

Artık şu doğum hikayemi yazayım diyorum, belki bir faydası olur birilerine… Bir de hep kötü hikayeleri duyuyoruz ya, bu pozitif bir hikaye bence, bir takım saçmalıkları, zorlukları olsa da güzel bir doğum hikayesi, o açıdan paylaşayım dedim.

Hamile kaldığım andan beri nasıl doğurcam konusundaki fikrim “e normaaal”den ibaretti, fazla da kurcalamıyordum bu hususu. Üstünkörü bir bakışla, gerekmedikçe sezaryan olmak bana gerekli gelmiyordu çünkü adı üstündeydi yani: “normal doğum.”

Bir de çocukluğumdan beri, bir yerim acıyınca önce “buna ağlarsan, ya daha kötü düşsen napıcan” diye kendi acı eşiğimi yükseltme çabalarım giderek kafa yarma, kol bacak kırma ve en sonunda “buna ağlarsan doğurunca napıcan”a ulaşmış ve aşmış yoda mertebesi olan bu mertebede doğum sancısı korkusuyla artık düşünce ağlamayan manyak bi çocuk olmuştum. Bu nedenle çocukluğumdan beri bir komando misali doğuma hazırlanmışım diyebilirim, onun için “e normal doğurcam işte” idi görüşüm. Ama dedim ya, çok da didiklemiyordum, öyle videolar seyredeyim, lotus doğum, hypnobirthing, suda şeyt, doula filan çok da fifi modeli takılıyordum.

Sonra dedim ki, hani bu konuya artık eğilmek lazım, hızlıca bir öğreneyim. Bu şekilde, tavsiye de edilmişti, İstanbul Doğum Akademisi’nin Keşkesiz Doğum’a Hazırlık programını buldum. 2 gün, sabah 9 akşam 5 bir eğitime gittik. Ben, baba ve karnımda minnoş. Başta gözümüz korktu, lan o kadar saat ne öğrencez doğum hakkında dedik ama hem eğlendik, hem öğrendik vallahi. Aranın limoni olduğu babayla aramıza kısa bir süre için iyi gelir gibi bile oldu. Tavsiye ederim yani.

Neyse işte bu eğitimde kadın doğum doktoru Hakan Çoker ve gebe psikologu Neşe Karabekir çok şeker çok tatlı bir şekilde anlatıyorlar da anlatıyorlar. Özetle Hakan Bey’in dediği gibi aslında: “Kadınların kendi hallerine bırakılsalar tek başlarına yapabilecekleri bi şeyi yaptırabilmek için 2 gün eğitim vermemiz gereken bir sistemin içindeyiz.” Evet, eğitim rahat doğum taktiklerini öğretmenin yanı sıra sistemle savaşı da içeriyor aslında çünkü sistem genelde kolay yoldan, rahat ve randevulu bir şekilde sizi sezaryana almaktan yana.

Sezaryan elbette gerekli ise tartışmasız bir şey, bebeğin ya da annenin sağlığını tehlikeye atmayı kimse istemez ama durduk yerde sağlıklı ve doğumunda bir sorun olmayan bir annenin neden doğasını izleyip normal bir şekilde doğurmasına izin verilmesin? Yani ben o acıya katlanamam diyorsanız bu da bir tercih ama normal doğurmak isteyen bir kadının bu şansı elinden alınmamalı. Sistem ise türlü korku senaryolarıyla çoğu zaman anneleri sezaryana yöneltmek üzerine. Bu eğitim, bu korku senaryolarının hangilerinin gerçek, hangilerinin uydurma olduğunu öğretiyor aslında.

Neyse uzatmayayım, eğitimde çok eğlendik, çok memnun kaldık o iki günden, bir dünya şey de öğrendik. Tüm bebek bekleyen çiftlere öneririm. Hiçbir şey değilse doğumda sizi nelerin beklediğini öğrenirsiniz. Nitekim “e normaaal” dışında hiçbir fikri olmayan ben eğitimden “ten tene temas mutlaka istiyorum, anne-bebek dostu hastane olsun, ebe isterim, normal doğum isterim, doğumda panik ve kalabalık istemiyorum, epidural istemiyorum, mümkün mertebe doğala yakın olsun” diyerek çıktım. Bundan sonraki adımlarımızı da bu plana göre attık.

Doktorumuz Cem Ayhan (Amerikan Hast.) zaten normal taraftarıydı, “e normal işte nası olcak ki başka” havasındaydı. Bu iyi oldu, çünkü bir de doktoru ikna etmeyi, onunla gerilmeyi ya da o saatten sonra doktor değiştirmeyi hiç istemezdim. Yalnız tek bir sorun vardı, benimki gebelik diyabeti artı 5.5 aydaki bir kanamayla birlikte erken doğum riski olan bir hamilelikti ve kasılma önleyici ilaçlarla adamı zorla tutuyorduk içerde. Eğer fazla erken gelirse isteklerimin gerçekleşmesi mümkün olamayabilirdi. Bunun da elbette farkındaydım, günün sonunda en önemli şey sağlıktı tabiy.

Neyse, böyle rasyonel rasyonel düşünerek ama içten içe “allam inşallah erken doğmaz, inşallak normal doğurabilirim” diye diye 36. haftaya kadar geldik. Artık yani “öksürsen doğucak bu” şeklinde takılıyoruz doktorla, hani millet son trimestrde ciğerlere baskı hisseder, bende yok, paso çiş isteği çünkü adam aşağıda ve çünkü adam aylar öncesinden pozisyonu almış, doğmaya hazır nazır bekliyor. Biz son 2 ay, adamın yüzünü göremedik misal ultrasonda, millet vesikalık çektiriyor nerdeyse. Dağıtmayalım, doktor civanım dedi ki keselim artık ilaçları, zaten kesince doğurursun sen. Nitekim ilaçları kestik, 2 gün sonra suyum geldi.

Su dediğim de şey, şarıl şurul. Ben acaba suyum gelir de, doğum başlar da ben anlamaz mıyım diye korkuyordum. Ya kendimi biraz şapsal sanıyor olmalıyım ya da acı eşiğim yüksek, çocukluktan idmanlıyım ya, böyle havalılık işte. Paso böyle laflar: “Ay ahahay ben kazayla doğuruverirmişim evde, anlamazmışım da ahahay” Doktor artı İDA’dan ebemiz Serpil mütemadiyen kafa sallıyorlar: “Anlarsın, merak etme.” Sonra neden böyle dediklerini anlayacağım tabii ama sonra…

Su gelince ben babaya mesaj, serpil ebeye mesaj, sonra annemle hastaneye. hastanede şıp şıp sızdırıyorum, bir de utanıyorum yani, resmen damlaya damlaya geziyorum, ne bileyim. ben böyle biraz prenses oluyorum bazen, sanki sızdırdığım için millete iş çıkarıyormuşum gibi mahcubum. işte öyle böyle derken yatışım yapılıyor, hazırız, zaten daha önce de bi alarm durumu olmuştu, 2 gün yattım, herkesi tanıyorum, hastanenin ebesi Burcu da orda. Oh iki ebem var, daha ne isterim.

Doktorum geliyor diyor, tamam, 2 saate doğurursun ya sen. Ahahay hepimiz gülüyoz filan, laylaylay, yarına bebek gelmiş olcak, hay allah ismi de yok daha filan. Ama noluyor, son 2 aydır her an geldim gelicem diye beni geren adam, su geliyor, kendi gelmez oluyor. Bekle anacım bekle, yok, sancı başlamıyor. Doktor akşam diyor ki, sabaha gelir kesin. İyi biz akşam ebeyle çalışıcaz, doğum başlatmak için. Çalışıcaz dediğim, meme ellemeç. Çünkü evet, memeleri ellemek oksitosin salgılatıyor, o da doğumu tetikliyor çog afedersin. Bu arada ben ebeye “ya o itme aşamasında kaka yaparsam, ay utanırım ben” gibi salak sorular soruyorum. Ebemiz iç geçirip, lavman teknolocisinden bahsediyor. Annemler, ben, ebeler, baba, birkaç arkadaş, birkaç akraba daha hep beraber hoşbeş ediyoruz ve ben mütemadiyen memelerimi elliyorum, çok saçma bir ortam.

Sabah oluyor, sancı yok, açılma yok. Doktorumuz geliyor, suni sancı diyor. İşte o an ben bir tırssss! Çünkü suni sancı konusunda hiç iyi şeyler duymadım ve bildiğin korkuyorum, o ana kadar hiç korkmamış ben yussuf yusssuuuff…. Ay yapmasak biraz daha beklesek diyorum. Aman iyi diyip gidiyor doktor. Aslında su geldikten sonra fazla beklemek istemiyorlar çünkü enfeksiyon riski artıyor bebeğin. Neyse, enfeksiyona karşı beni antibiyotiğe başlatıyorlar ve biz yine “çalışıyoruz” ama yine tıs yok.

Ertesi sabah… Yine sancı yok, açılma yok. Artık suni sancıya ok vermek zorundayım.

Nitekim… serumu bağlıyorlar. Ebe Serpil diyor ki epidural istemiyorsun biliyorum ama bu suni sancı, eğer istersen söyle bak. Doktor da aynı şeyi diyor. Tamam diyorum. Suni sancı daha büyük bir sancı olduğundan değil aslında daha acılı olması, doğal sancıda sen aralarda mutluluk hormonları salgılıyorsun, rehavet çöküyor, dinleniyorsun. Suni sancıda bu yok, sancı üstüne sancı geliyor ve dinlenmiyorsun, bu bir. İkincisi ise normal sancının seni yavaş yavaş getirdiği yeri seni hızla getiriyor. Bu yani, yoksa sancı şiddeti belki de aynı aslında.

Neyse saat 7de suni sancı için serum takıyorlar. Şıp şıp şıp… Ben bekliyorum ki ağır bir regl sancısı, çünkü o ana kadarki küçük sancılarım öyle. Hafiften başlıyor, tamam bir şey yok. Tost yiyorum, babadan su istiyorum. Anneme mesaj gitmiş, yola çıkacak, ona vatsap’tan bana lavanta getir diye mesaj atıyorum, planım lavanta koklayıp rahatlamak, dalgaları huşu içinde karşılamak. Bir de lavantalı kremim var, onu koklayarak kendime aromaterapi yaparım diyorum, açıp koklamaya başlıyorm ki… hassssssikitiiiirrrr! O ne laaaaan!!! Yuuuuhhhh! Baba sebilden suyu alıp geldiğinde ben lavantalı kremi bir tarafa fırlatmışım. Korkarak soruyor “düştü mü, sen mi attın?” Ben attım ulaaaan!!! O sırada lavantasına da aromaterapisine de suyuna da başlarım moduna geçmişim çünkü. Serpil daha gelememiş.

Suni sancıyla birlikte benim 0’dan 100 km’ye çıkışım maksimum 45 dakika filan sürmüş olmalı sanırım. Burcu ebe bağırışlarıma geliyor, ay daha demin gülüştük ama nasıl olur diyor. Sonra bir bakıyor, ay dalgalar, açılmalar tam gaz davullarla zurnalarla başlamış. Bir şeyler oluyor, oraları net hatırlamıyorum, NST filan var, sancılar gelip gidiyor ve hoş değil, yani acıyor. Ahahah. Diyorum ki, o kadar da yüksek değilmiş acı eşiğimmm! Bağırıyorum ciyak cıyak, hani prenseslik var ya serde, sabahın köründe üstelik de kadın doğum bölümünde bu kadar bağırmam sanıyordum, bağırdım. Pırt yapar mıyım, çiş yapar mıyım endişelerine o an takılmıycaksın dediler, hakikaten unuttum onları (gerçi yapmadım sanıyorum). Yediğim tostu da kustum. Neyse işte, hal buyken o sırada serpil de yetişiyor, kusmama çok seviniyor, hah diyor yakınsın o zaman doğuma. Hoop, beni ayağa kaldırıyor. Ayakta daha kolay sancılar. İyi ki geldi diyorum.

Bir ara ağlıyorum, her şey bi anda oluyor serpil diye, midem bulanıyor, tuvaletim var, ağrım var, ne yapacağım bilmiyorum diyorum. Aaa oley diyor o, hemen Burcu ebeyi çağırıyor, bir kontrol, evet hazırım. Çünkü kaka hissi=doğum başladı. Zaten sonra Serpil de teyit etti, çok hızlı açıldığım için, bir anda hem sancı, hem itme hissi, hem açılma, hem doğumun başlaması, hepsini bir anda yaşamışım, ondan ağır gelmiş biraz. Nitekim o sıralarda ben epidural verriiiiin demeye de başladım, daha fazla dayanamayacağımı hissediyorum ama üç şey beni kendime getiriyor:

  • Serpil diyor ki: Doğuma hazırsın. En kötü an bu. Daha kötüsü olmayacak. Bu büyük bir rahatlama çünkü hissedeceğin en kötü acıyı hissettiğini bildiğin ve daha fenası olmayacağını bildiğin an tamam diyorsun kaldırabilirim, gönder gelsin. Ama bilmemek, bu iş daha ne kadar kötüleşecek diye düşünmek fena.
  • Burcu diyor ki: Epidural verirsek uzar bu iş, oysa şimdi gireceğiz doğumhaneye ve çok çabuk olacak bu iş.
  • Baba diyor ki: Hatırla, eğitimde ne dediler, daha fazla dayanamayacağım, artık ölüyorum dediğin noktayı geç, ordan sağa sap, doğurucan.

Ok ya, gerek yok epidurale, doğururum ben böyle! Gönder gelsin ahahay!

Saat 9da beni doğumhaneye alıyorlar. Doğumhane kısmı parça parça bende ama daha iyi, onu biliyorum. Çünkü itmeyle birlikte sancının şiddeti azalıyor sanki, bir de o sancılarda bir meşgale, yapcak bi şey tabii insana itmek. Orada hatırladığım her şey bölük pörçük. Mesela doğum fotoğrafçısı arkadaşımız Latife‘nin apar topar yetiştiği. İki yanımda iki ebem, güneşli sıcak bir ortam, ortada taburede doktor, bi de birileri daha, orda bir yerde baba ve cep telefonu…  Sonra bi şeyler oluyor, bir yanma hissediyorum, taçlanmaymış, peki. Az kaldı diyorlar, ebelerle doktor şakalaşıyor. İtiyorum itiyorum olmuyor ama, sonra bi his daha, noluyor diyorum, yok bişi sen yat diyolar. Geliyor mu, nerde çocuum, bi hisler, bi hisler daha. Ve 1.Ekim.2014, saat  10:00: plopp! Çıktı.

Meğersem neler oluyormuş ben bir garip sarhoş kafa yaşarken gıyabımda:

Bebiş çıkıyor gibi olup geri gidiyormuş. Ben suni sancıyla yorulduğum için çok itemiyormuşum artık. NST bebeğin kalp atışlarının yavaşladığını, artık onun da strese girdiğini gösterince aksiyon alınmış. “Bir his” dediğim oymuş, suni sancıdan sonraki ikinci korkulu rüyam epizyo imiş. Yani kesi, evet. İkinci his ise vakum. Plopp dediğim ise çıkış tabii. Galiba kesi için biraz morfin de yapmış, kafam ondan da güzel herhal biraz, sadece acıdan değil bu sarhoşluk galiba.

Bebişi kucağıma veriyorlar, aaa çok minikmiş bu diyorum, ağlıyorum bir yandan duygusallıktan değil de yorgunluk ve ağrılardan. Bebiş emmek yerine memede uyuyor, çocuk doktoru hadi hadi gibi bakıyor ama olsun, ten tene temas tamam ve benim için en muhimi bu.

Biraz erken doğduğu için fazla uzatmıyoruz bu faslı, bebişi alıyorlar, temizlenmeye gidiyor. Oh gider yatar uyurum ben de artık diyorum ki… dur daha plasenta var diyorlar.

Yok yaaa!

Onu da doğuracakmışım. Burayı kimse anlatmadı bana. Bende mecal kalmamış. diyorum ki, umrumda değil bebişimi doğurdum, gayet iyi, buradan plasenta için sezaryana alsalar umrum değil, ya da şimdi bıraksınlar sonra kürtaj yapsınlar banane ya…

Nitekim ben plasenta için kılımı kıpırdatmıyorum, ebeler bastırıyor, doktorlar bastırıyor, naptıklarını çok da iyi bilemiyorum ama bir şekil çıkıyor o ordan. Napıcanız bunu diyorlar, ay daha önce romantik hislerle demiştik ki ağaç dibine ekeriz, o ağaç minnoş ağacı olur, minnoş meyveler verir filan. Ama o aşamada, yürü git, naparsan yap, uğraşamam plasentayla filan kafasındayım ben. Herhalde çöpe atılmıştır zaar. Oysa bi ağaç altına ekeydik iyiydi gerçekten de.

O sırada dikişleri atıyorlar… mış. Benim haberim yok tabi, noluyor, hala napılıyor orda, daha gelmedik mi gibi takılıyorum o sırada.  Bebiş temizleniyor, annemler gelmiş o sırada, bebişe bakıyorlar camın ardından, biz daha görüşememişiz, annem sipariş ettiğim lavantayı getirmiş miydi acaba, sormayı unuttum.

İşte sonra odama alıyorlar, yarım saat uyuyorum. Uyanıyorum, bebiş odaya getiriliyor, zaten ondan sonraki iki gün boyunca odada hep bizimle. Foto çektiriyorum, kimse saçımı düzeltmeyi akıl etmediğinden deli anne olarak çıkıyorum fotolarda. Sonra Burcu ebe yine hayat kurtarıyor, beni duşa sokuyor, duştan çıktığımda bir de sürpriz: Elinde fönle bi abi beni bekliyor. Böylece ikinci posta fotolarda insana benzeyebiliyorum.

Kanamalar ve dağınık saç baş dışında, doğumdan yarım saat sonra gayet zindeyim, sohbet muhabbet, bebişimle kaynaşma, emzirme… Her şey gayet güzel.

Netice itibariyle, 4 gün hastanede yatıp 3 saatte doğum yapmış oluyorum. Peki, bir daha doğurursam normal doğurur muyum? Evet! Ama belki suda doğum, hypno-birthing filan onlara bakarım biraz.

Doğuma dair öğrendiklerimi şöyle özetleyebiliriz:

  • Baba opsiyonel, ebe şart! Doktor opsiyonel, ebe şart! Canım ebelerim, biri Alman ekolünden düzenli, kurallı; diğeri ise şen şakrak bir Anadolu ebesi… İki omzumdaki iki melek…Saçlarımı okşayan, bana gaz veren, güç veren iki melek. Kadınların birbirlerini sevdikleri zaman ne güzel olduklarını hatırlatan, kadın dayanışmasını, kadın gücünü hissettiren, çok kadın, çok dişi, çok güzel bir şey ebe. Çok muhim.
  • Doğum sancısı deli bi şey. Tarifsiz. Nitekim internette neye benziyor diye arattığınızda tarif edebileni yok. Ben de edemem. Bildiğim hiçbir şey gibi değil ve evet, çok yoğun, çok deli ama bitti mi bitiyor ve çok saçma ama unutuyorsunuz. Sanırım unutmak soyumuzun devamı için gerekli zaten, yoksa kimse bir daha doğurmayabilir tabii.
  • Ten tene temas anı, o ilk an çok garip, çok tarifsiz bir an. O anı atlamayın.
  • Epidüral şart değil ama olmaması da şart değil, olsa da olabilirmiş bence. Olmayacaksa da nefeslerime, doğum pozisyonlarıma daha çok çalışmış olmayı isterdim.
  • O çok korkulan epizyo (kesi) ne o anda, ne sonrasında atla deve bir şey değil.
  • Doğuma girerken biraz bilgi sahibi olmak hakikaten değerli bir şey, neyin ne olduğunu bilmek çok önemli bir rahatlama sağlıyor anne adayına da baba adayına da.
  • Hiç bakmayacak da olsanız doğum fotoğrafı çektirin, çok eşsiz anlar çünkü o yaşananlar.
  • Doğum sonrası hastanede 2 gün daha kalmak da güzel, lohusayken ne kadar şımartılsan, ne kadar ilgilenilse o kadar iyi bence.
  • Filmlerde gördüğümüz itmeli kısım sancı kısmına göre çok daha kolay.
  • Doğumla birlikte çıplaklığa karşı bir mahrem algım kalmadı benim. Zaten günler boyunca gelip geçen tüm doktor, ebe ve hemşireler açılmama baktığından herkes her yeri görmüştü. Onun dışında zaten memelerimi elliyordum sürekli, sancı başlasın diye, e bir de emzirme faslı gelince, amaaan dedim, memeymiş, kukuymuş, bunlar önemsiz şeyler, altı üstü herkeste olan organlar, muhim olan insanlık. Sonra, zamanla biraz toparladım o algıları. Hani en azından belden aşağısı konusunda diyelim :) Memeler konusunda hala herhangi bir mahremiyet hissim yok, kamuya açıldı bence onlar artık ama millet ayıp diycek diye emzirme örtüsü filan kullanıyoruz. Dostlar alışverişte görsün hesabı… Yoksa bana kalsa, ohooo… Buradan ömür gedik’in “kadınlar parklarda emzirmeli mi” konulu yazısı hakkındaki duruşumu da belli etmiş olayım böylece: Evet!
  • Bir şeyleri tutturmamak lazım. Doğumlar çok değişken ve kuralı yok. O olmasın, bu olmasın’lar tutmuyor. Genel istekler oluyor tabii ama doktoruna, ebene güvenip onların gerekeni yapacağına da inanman gerek. Yani gerekirse kesi, gerekirse suni sancı, gerekirse vakum, gerekirse sezaryan… Bunlar olduğunda da “ama ben istemiyordum” diye kendini harap etmemek gerek. Sonuçta günün sonunda ne şekil doğarsa doğsun, önemli olan tek şey senin ve onun sağlığı. Müdahaleler “gerekirse” yapılmalı elbette, anahtar sözcük: Gerekirse.
  • Doğurmak güzel bi şey.

Böyle işte, doğum çok enteresan bir deneyim, insanı kadın olmanın gerçeğine vardıran bir his, ama böyle doğa ana gibi bir kadın… Çok pro-kadın, çok güçlü, çok bi tuhaf. Erkeklerin anlaması zor o hissi. Bence öyle. Doğum, hamilelikten başlayarak bir mucize ve bunu yaşayınca diyorsun ki, ata-erkil düzenin kadınlardan bu kadar korkmasına ve onları geri planda tutmaya çalışmasına şaşmamalı. Evet, pro-feminist mesajımızı da verdiysek ilerleyebiliriz.

Benim doğum hikayem böyle. Doğurmak, epiduralsiz, bağıra çağıra doğurmak bana kendimi iyi hissettirdi, güçlü hissettim, tek başıma her şeyi yaparım gibi hissettim, kendimle de gurur duydum biraz ve buna ihtiyacım vardı. Kimseye şöyle doğur böyle doğur diye bir tavsiyem olmaz, herkesin hamileliği de hikayesi de farklı sonuçta, ben sadece kendi deneyimimi anlatabilirim. Bana göre: sanki o doğumhanede bebişimle beraber bir de ben doğdum, yeniden, böyle bin renkli dişi bir anka kuşu misali, küllerimden, daha da güçlenerek, yeniden. Doğurmak biraz sembolikli, biraz kişisel anlamlı benim için ama zaten herkes için öyle sanırım.

Yaşasın kadın olmak özetle.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s