O sinsi şey…

Cem gittiğinde üniversite birdeydim. Eski sevgilimdi ve bir sabah okula geldiğimde kendisini camdan attığının haberini aldım.

Safa gittiğinde yüksek lisansın sonlarına doğruydu. Lise arkadaşımızdı. Abisinden sonra o da kendini öldürmüştü.

Serkan gittiğinde ikinci iş yerimde çalışıyordum. Bir ara beraber çalıştığım iyi bir arkadaşımdı. İşten ayrıldığından beri mutsuzmuş diye duydum sonradan. O da bir sabah bulundu.

Mehmet gittiğinde ise… Geçen sene bugündü.

Çok uzun zamandır intihar konusunu çok düşünürüm, nedenini niçinini. Herhalde bir insanın bir hayat diliminde görmesi gerekenden fazla fazla intihar gördüğümden. Deniz’in yazısını okuyunca da yazmak istedim galiba… Mehmet’i ve intiharı ve Mehmet’in intiharını. Tanımayan herkes ahkamlar kesti, Mehmet’e de arkadaşlarına da bir sürü şey dedi de ben bu zamana kadar yaz(a)mamıştım bu konuyu. Bugün yazacağım.

Mehmet gittiğinde Barış geleli 15 gün olmuştu ve ben o sabah da her sabah yaptığım gibi onu emzirirken bir yandan da Facebook’a bakıyordum.

Bir video düştü Mehmet’ten, herhalde komikli, bir şeylerle dalga geçme videosu dedim ilk anda. Sonra videoyu geçtikten sonra yani, başlığını idrak ettim: Mehmet Pişkin’in intihar videosu. Mehmet’in. İntihar. Mehmet. Mehmet Pişkin. Benim arkadaşım Mehmet Pişkin.

Tıkladım, Mehmet karşımdaydı ve daha o an biliyordum. Çok geç kaldığımızı da biliyordum, nasıl intihar etmiş olabileceğini bile biliyordum.

İçeriye Özgüre seslendim, Mehmet’in ev sahibi onun arkadaşıydı, Özgür dedim, bak. Baktı Özgür, önce arkadaşını aradı, sonra polisi aradı ve apar topar çıktı Mehmet’in yanına gitmek için. Ama ben biliyordum.

Aradım Mehmeti, bir tek mesaj attım: “Mehmet!!!!” ama biliyordum cevaplanmayacağını. Evde, kucağımda Barış’la öylece oturmuş, Özgür’ün “o” haberi vermesini bekliyordum.

Biliyordum çünkü evet, tanıyordum Mehmet’i. Mehmet ilgi çekmek için öyle bir video koyacak adam değildi. Koyduysa yapardı, yapıp yapamayacağına dair bir tek şüphesi olsa koymazdı.

Diğer insanlar da yavaş yavaş fark ediyorlardı videoyu, yorumlar, ciddiye almamalar, şaka sanmalar ve cevap gelmedikçe ciddileşmeler filan…Bir 15 dakika kadar sonra Özgür haberi yazdı o meş’um postun altında zaten. O daha Nişantaşı’na ulaşamadan ev sahibi kapıyı açtırmıştı ve artık çok geçti, Mehmet gitmişti.

Mehmet’i vazgeçirebilir miydik intihar fikrinden bu tartışılır ama bildiğim tek bir şey varsa o da şu: Mehmet’i o gün vazgeçiremezdik artık. O videoyu koyan Mehmet çoktan kararını vermişti. Bazıları dedi videoyu koyup bekledi, biri dur deseydi filan diye. Hayır, Mehmet o videoyu oraya koyduysa ölmeden gitmezdi, bunu biliyorum.

Öncesinde ise bir yere kadar etkili olabilirdik. Nitekim en son konuşmamızda ben bunalımlarını anlamıştım, çok dertleşmiştik, bir yere kadar yardım edebilmiş, bir yere kadar ertelemesine sebep olabilmiştim. Ama işte bir yere kadar, intihar etmeye gerçekten karar vermiş insan kendisi içinde bir yerlerde istemedikçe vazgeçmeyi ya da vazgeçirilmeyi; vazgeçmiyor galiba, sadece erteliyor. İntihara gerçekten karar veren insan yaşamdan gerçekten bir şey beklemiyor oluyor artık. O nedenle sizin verebileceğiniz umutlar da işe yaramıyor. İnsanlar ancak henüz karar vermemişlere yardım edebilir, umut arayanlara, tutunacak bir şey isteyenlere. Mehmet o noktada değildi. En azından artık değildi, geçmişti orayı.

Bilmiyorum, belki de tüm bunlar avuntu sadece…

Mehmet hayatın ne getireceğini bilebilecek kadar akıllı bir adamdı. Mehmet yaşamayı, yaşamdan tat almayı bilirdi. Mehmet kız kardeşini ve yeğenini çok çok severdi. Mehmet tutunacak bir dal aramıyordu, bence Mehmet hayatın en iyi halinin bile bu kadar olduğunu keşfetmişti ve bu artık yetmiyordu, artık merak etmiyor, heyecanlanmıyordu. Eee yani noktasına gelmişti, artık istemiyordu.

Her şeyi, yaşamak tüketmek anlamında değil, Mehmet öyle hızla tüketenlerden de değildi zira ama insanların içlerinde taşıdığı bir türlü doymayan, doyamayan boşluklardan bahsediyorum.

Son görüştüğümüz değil ama son uzun, gerçek konuşmamızı yaptığımız gece saatlerce konuşmuştuk, saatlerce… Dertli olan bendim de o daha dertli çıkmıştı, ona dönmüştük. Çok uzun uzun anlatmıştı. Her şeyi konuşmuştuk. Ertesi gün yüreğimde o gecenin ve o gece konuştuklarımızın ağırlığıyla sabaha uyanmışken Mehmet daha iyiydi, teşekkür etti bana, nice psikologun yapamadığını bir gecede yaptın, çok iyi geldi, çok sağol dedi. 16.Ekim.2014’ten 7-8 ay önceydi, hamilelik haberini ilk verdiğim insanlardan biriydi.

“Arkadaşımın doğacak bebeğini bekledim” vaktini o geceyle kazanmıştım.

Sonradan düşündüm çok, o gece gibi bir sürü gece, bir sürü gece oturup konuşsaydık, bir sürü, bir sürü vakit kazandırabilir miydik Mehmet’e? Belki evet, belki hayır. Bana göre, bir noktada aynı şeyleri konuşuyor olmaktan sıkılacaktı yine, bir noktada aynı hayatı yaşamaktan sıkıldığı gibi bundan da sıkılacaktı ve gidecekti. Mehmet yalnız ve sevildiğini bilmeyen biri değildi. mehmet sevilen biriydi. Onun yalnızlığı ise çok içlerde bir yerlerden gelen bir yalnızlıktı ve o tip yalnızlıklar sanıldığı gibi dertleşmekle pek gitmiyor ne yazık ki. Zihin, anlık iyileşmelere kansa da, bir noktadan sonra aynı nakaratı söylüyor: Mutsuzum, mutsuzum, mutsuzum. nedensiz ve içten bir yerlerden gelen, çok usul usul ve çaktırmadan kanayıp kanayıp bir gün seni öldüren yaralar bunlar.

Bugün geriye dönüp baktığımda Cem’de de, Safa’da da, Serkan’da da, Mehmet’te de bulabildiğim ortak nokta bu: Hep kanayan bir yer. Öyle “ay kız arkadaşımdan ayrıldım, işimden ayrıldım”ların ötesinde daha derin, daha karanlık, daha acılı ama daha sinsi bir şey… Öyle depresyona girmek gibi, basit bir can sıkıntısı gibi bir şey değil. Daha sinsi, daha sessiz, daha sakin ve daha gerçek. Ve o sinsi şey varlığına ilişkin bir belirti verse de zaman zaman, sonra maskelemeyi de biliyor, saklamayı da biliyor. Ve işin fenası, o sinsi şeyi taşıyanlar öyle sürekli depresyonda dolaşmıyor genelde, gerçekten mutlu oluyorlar, gerçekten mutlu yaşıyorlar, gerçekten mutlu görünüyorlar da. Ama işte o sinsi şey inatçı, asla ikna olmuyor, asla vazgeçmiyor, asla bırakmıyor, asla yok olmuyor sanki.

Öyle işte…

Mehmet sürekli, her okazyonda görüştüğüm bir arkadaşım değildi ama nedense hep güvenebileceğim, yakın arkadaşlarım arasında saydığım bir isimdi ve sanırım hislerimiz karşılıklıydı.

Son konuştuğumuz gece hamilelik hormonlarına ve gelgitlerine karşı uyarmıştı Mehmet beni, hazırlıklı olun demişti, tam delireceksin, şimdikiler daha hiçbir şey. Ve dediği gibi delirdiğim de oldu. Ağustos ortalarında bir gece beni değil de, Özgürü davet etti bir partiye diye manasız bir trip attım Mehmete, haa dedim erkek erkeğe eğlencelerde yerimiz yok demek artık. Aslında karnım burnumda hamileydim, erken doğum riskim vardı ve partiye filan gidecek halde zaten değildim de Mehmet’in öngördüğü hormonlar işte, aklımı başımdan almıştı. O da tam olarak o damara basarak geyik yapıyordu, otur sen evinde, patik ör filan diye. Sonra baktı ki ben coşmuşum, bana dedi ki:

“Seni hiçbir erkek arkadaşıma değişmem. Sen benim kıymetlim, dostumsun.”

Bu laf üzerine yelkenler indi suya, uzatamadım tribi, tamam dedim ve kestim. Sonrasında birkaç kere buluşmayı denedik ama beceremedik. doğum yaptığımın ertesi günü yemeğe kaçarken karşılaştık Mehmet’le, zorla yemeğe götürdük onu da. Geyik yaptık bol keseden, “bebişin ismini Mehmet koyun, anaokulu benden” dedi. Barış koycaz dedik, koymayın, ne öyle barış yok da olsun diye temenni gibi dedi. Komik bir yemekti. Eve gelecek bebişle tanışmaya diye düşünüyordum, lohusa ziyaretleri bitsin gelicem dedi. Ama gelmedi.

Mehmet koymayı da çok düşündüm oğlumun ismini ama korktum, isimlerin taşıdığı kaderden korktum. Mehmet’in kaderini Barış’a miras bırakmaktan korktum sanırım. korkmasam koyardım belki. ama korktum. Bir de kızdım sanırım, “Mehmet koyun, okulunu ödiycez’le ikna edemedin de bunu mu yaptın ismini Mehmet koyalım diye” gibi belli belirsiz bir öfke, yaptığını ödüllendirmek istemedim galiba. Onun yerine Mehmet’in de bulamadığı, benim de bulamadığım, ülkemizin de bulamadığı bir şeyi “temenni” ettim oğluma: Barış.

Lohusaydım, emziriyordum, minicik bir bebek vardı kucağımda… Doya doya ağlayamadım, kendimi bıraka bıraka üzülemedim Mehmet’e, yasımı tutamadım ama Mehmet’i hep düşünüyorum, belki her gün, niye gittiğini anlasam da gitmiş olmasını içime sindiremiyorum. Hüznünü bilsem de o hüzne yenik düşmesini anlamlandıramıyorum. Saçma yani… Mehmet’in orada olmaması bence saçma ve kabul edilemez.

Keşkem çok, Mehmet’e dair de keşkem çok. En önemlisi keşke Barış tanıyabilseydi Mehmet’i oluyor. Keşke Barış’ın bir yaş kutlamasında Mehmet bizlerle olabilseydi. Keşke kendi dertlerime ve hamileliğime o kadar dalıp orada kaybolmasaydım, daha çok konuşsaydık. Keşke doğmasını beklediğin Barış’ı tanımayı da bekleseydin, be Mehmet. Bir sürü keşke işte, ona dair, bana dair…

Keşke yolu bir yere varmıyor.

Her şeye rağmen bir şeyi çok iyi biliyorum: Mehmet yalnız biri değildi ve Mehmet sevildiğini biliyordu. Sanırım sevilmek yetmiyordu ama ona, sorun da buydu.

Bilmiyorum işte.

Komik, Özgür fotoğraf makinesini satıyordu, Mehmet görür görmez “aa ben alayım” diye atlamıştı, pazarlıksız, tartışmasız makineyi aldı. Sonra Bozcaada’ya gitti, son bir tatildi sanırım, bol bol fotoğraf çekti. Çok düşündüm bunu, ölmeden 1-2 ay önce neden aldı o makineyi diye, neden alır ki insan? O son videoyu çekmek için mi, ardında bıraktığı fotoğraflar güzel olsun diye mi, bize iyilik olsun diye mi? Neden? Neden yani? Bir sürü neden…

Her şey çok manasız aslında.

Ölmek zaten saçma bir şey, intiharla ölmekse külliyen saçmalık. İnsanlar ölmemeli, hele hele intihar hiç etmemeli ama ediyorlar.

Çünkü hayat boktan bir şey.

Keşke Mehmet buralarda olsaydı. Konuşurduk biraz. Bana ne kadar saçmaladığımı, kendi değerimi ne kadar bilmediğimi filan söylerdi. Sonra ben de ona aynını iade ederdim. Sonra da oturur geyik yapardık.

Hayat sen ne boktan bi şeysin ya. Ne biçim, ne garip.

Öyle “Every time we say goodbye” filan değil, başka bir şarkıyla anmak isterim Mehmet’i. Mehmet’in bu şarkıyı dinleyince gülümseyeceğini biliyorum çünkü.

Görüşürüz Mehmet dayıcık, so long and thanks for all the fish!

dem

4 thoughts on “O sinsi şey…

  1. “O sinsi şey” ile ben de 2 kere tanıştım. Gercekten sinsi. Gec olsa da “başınız sağolsun” diyorum.

  2. naiflik bu dünyada tutunmaya yetmiyor her zaman, uyum sağlayamıyor dediğiniz gibi dünyanın boktanlığınla. en azından siz mehmet gibi birini yaşadınız, biz sadece son anlarını yaşayabildik.

  3. Ben de o sinsi ile yaşıyorum. Ve ne zaman beni ikna edecek bilmiyorum. Emin olduğum tek bir şey var; insanın hayatını sonlandırma kararı verebilmesi, dünyada gerçekten özgür olduğu tek an.!

  4. çok az tanıyıp, hakkında gördüğüm-okuduğum-duyduğum herşeyde gözlerimi doldurabilen bir adam Mehmet.. ve bir kez daha yaptı bunu işte..

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s