Bataklık

Vızır vızır çekirge sesleri. Hava sıcak, yapış yapış. Şurada üzerindeki uzun sazların rüzgarla hafif hafif salındığı bir su birikintisi, bir bataklık. Yüzülecek gibi değil ya, her nasılsa bir adam, yarı beline kadar suyun içerisinde, yüzündeyse nerede olduğunu sorgulamayan sanki masmavi bir denizde yüzüyormuş gibi dingin bir ifade. Dingin değil hayır, farkındalığın tersi neyse, öyle. Farkındalıksızlık. Dinginlik ondan. Yoksa kim yapış yapış, vıcık vıcık bir bataklığın içinde yüzmekten keyif alır ki… Ama adam anne karnında gibi, sanki o bataklık onu doğuracak bir anne, tüm sıcak sıvılarıyla sarmalamış, besliyor onu. Beslediğinin sadece çamur olduğunu adam bilmiyor.

Şu tarafta bir kadın. Bir şeyden kaçıyor. Gerisinde bir şey yok ama o kaçıyor, sebepsiz. Korkmuş gibi, endişeli gibi. Ve birden, ayağı bataklığın çamuruna değiyor. Aceleyle çekmeye çalışıyor ayağını ama tökezliyor, yere düşüyor.  Kadın yüz üstü çamura kapaklanmış şimdi. Başını kaldırıyor, adamla göz gözeler. Gülümsüyor adam, gülümsüyor kadın. Adam o kadar her şeyden habersiz ki kadın da unutuyor etrafı. Evet diyor kendi kendine, bu bir bataklık değil, burası uçsuz bucaksız sıcacık bir deniz. Giriyor o da suya. Ne mutlu bir bilmezlik hali.

O vıcık vıcık çamurda hiç debelenmeden öylece duruyorlar bir süre, çok uzun bir süre, belki bir saat, belki saatler, belki bir yıl, belki üç, belki altı, belki de bir ömür. Göz göze, el ele. Ne saçma ama ne büyülü bir tanışma diye düşünüyor kadın. İyi ki kaçıyormuşum da düşmüşüm buraya, ne güzel, ne mutlu. Kaçtığım şey olmasa burada, bu adamla, bu sıcak batak içinde, göz göze, sarmaş dolaş, pırıl pırıl gülümseyerek var olabilir miydik. Anne karnında gibi sıcacık, huzurlu, durağan, çıkamıyoruz belki ama çıkmayı kim ister.

Bir dakika… Çıkamıyor muyuz buradan gerçekten? Belki çıkarız ya, dur bi deneyelim. Yok, olmuyor, çıkamıyoruz. Çamur geri çekiyor, tutunacak bir şey yok. Belki ikisi birlikte deneseler, adam onu itse, o adama el verse çıkarlar ikisi de ama yok adam dingin, adam huzurlu, adam bundan daha fazlasını istemiyor. Kadın yalnız başına çıkamıyor oradan. Çıkmayı istemesem de çıkmasam tamam ama çıkamamak? Hoşuna gitmiyor kadının bu düşünce, def ediyor elinin tersiyle, adama bakıyor, adam ona gülümsüyor, çekirge sesleri vızır vızır, burası güzel, burası huzurlu, kalalım tamam.

Zaman geçiyor, zaman ağır, zaman yüklü. Başka bir şey var mıdır, daha fazlası yok mudur, bu sazlardan çıksak şuradaki ormana geçsek olmaz mı, bu kadarı yeter mi’ler artıyor. Arttıkça daha da batıyorlar batağın içine. Annenin doğurma zamanı gelmiş de geçmiş artık. Bataklık; doğur artık çocuklarını, yok, doğurmuyor.

Zaman biraz daha geçiyor. Boyunlarına kadar çamur içindeler şimdi. Artık çamur rahatsız edici ama, kokuyor, batıyor, boğuyor. Ve çıkmak giderek daha zor. Göz gözelik daha az, eller daha çok tek başına.

Bir gün bir bebek kahkahası duyuyor kadın, bataklığın dışında bir yerlerde. Büyüdükçe büyüyen, herkese bulaşan bir kahkaha. Dünyanın en güzel kahkahası. O sessiz, yapış yapış bataklığın yerine o kahkahanın olduğu yerde olmak istiyor kadın. Adam boşver diyor, bırak, bak burası güzel, burası dingin. Bebekse kadını çağırmaya devam ediyor.

Zaman geçiyor. Artık neredeyse hiç el ele değiller, göz göze geldiklerinde ise öfkeli kıvılcımlar çakıyor. Yine de o kıvılcımların arasında başka kıvılcımlar da var. Sevmeli gibi ama değil gibi, sevişmeli gibi ama değil gibi. Ne o ne bu, ne öyle ne böyle. Yalnız. Batık. Can sıkıcı. Bağımlı. Ruhunu emer gibi.

Bir gece, uzun, uzak ve yalnız gecelerin sonrasında adamın sımsıkı sarılmasıyla uyanıyor kadın. Eskisi gibi diye düşünüyor bir an. Ama sonra anlıyor; değil, eskisi gibi değil. Adamın gözlerinde tuhaf bir bakış… Bırakmıyor kadını. Şaşırıyor kadın, derken başını kaldırıyor. Bataklığın başında bir başka kadın. O da kaçarken düşmüş oraya belki. Neler oluyor peki? Bu adam ne yapıyor, bu kadın kim? Ve anlıyor.

Diğer kadına bakıyor, ona söylemek isterdi belki de.

Burası sandığın gibi değil, sıcak değil, huzurlu değil. Burası seni sarmalıyor sandığın ama aslında seni boğan, öldüren, yok eden, o güzelim ışığını çalan, pırıltını alan, ruhunu emen, emdikçe doymayan bir çamur. Burası seni saramaz, yaralarına iyi gelemez, burası sadece kurban istiyor. Burası kaçtığın şeyin ta kendisi, burası asla kurumayacak bir bataklık, bataklık olduğunu görmediğin bir deniz, deniz sandığın bir bataklık. Bu adam “o” adam değil, bu adam bataklığın parçası, ta kendisi, karnındaki bebeği, koparamadığı göbek bağı. Sen, ben ya da başkası; bu adam sadece bataklıkta yanına bir kurban istiyor. Kendi çıkamadığı, çıkmadığı denizinde yanına tutunmak için bir dal arıyor. Kaç, git, koş, o bebek kahkahasına git, oradaki ormana git, şurada görünen masmavi göğe git.

Söylemiyor ama bunları, gülümsüyor sadece.

Dönüp adama bakıyor. Adamın gözlerinde aynı bakış. Onu yok etmek ister gibi karanlık kıvılcımlarla bakıyor karanlığın içinde. Sıkı sıkı tutuyor kadını. Sonra bir elini uzatıp kadının başını avuçluyor, sanki öpecekmiş gibi yaklaşıyor ama öpmüyor. Onun yerine eliyle çamurun içine doğru bastırıyor. Çamurun içindeki dallar, ağaç parçaları, kökler kadının gözlerine giriyor, yüzüne dalıyor, nefesini kesiyor, boğazına batıyor. Adamsa bastırdıkça bastırıyor eliyle; giderek daha derinlere doğru.

Kadın bir an, ama sadece bir an, boğuluyorum sanıyor, nefes alamıyorum sanıyor, ölüyorum sanıyor. Sonra o ışıltılı kahkaha gümbür gümbür patlıyor kulaklarında. Peki diyor kadın, duydum seni, şimdi değilse ne zaman?

Bir nefes alıyor, güç alıyor, adamın ona bastıran eline tutunup kulakları sağır eden bir çığlıkla kendini çekiyor yukarı. Orada öylece bekleyen diğer kadının elini yakalayıp, bataklığın dışına  atıyor kendini. O ivmeyle diğer kadın düşüyor adamın yanına.

Kadın ayağa kalkıyor, dönüp onlara bakıyor. Adam şimdi diğer kadına aynı ışıklı, dingin gülümsemeyle gülümsüyor. Elini aynı şekilde uzatıyor, gözlerine aynı huzurla bakıyor. Artık yapacak bir şey yok, o kadın da artık bataklığın. Ama bu kadın, bu kadın artık dışarıda. Bataklığa ve içindeki iki insana bakıyor, içinden şükrediyor adamın onu çamurun dibine doğru bastıran eline, sonra omuz silkiyor, koşmaya başlıyor, bebek kahkahasına doğru koşuyor, koşuyor, koşuyor.

Vızır vızır çekirge sesleri. Hava sıcak, yapış yapış. Şurada üzerindeki uzun sazların rüzgarla hafif hafif salındığı bir su birikintisi, bir bataklık. Yüzülecek gibi değil ya, her nasılsa bir adam ve bir kadın, suyun içerisinde, yüzlerinde nerede olduklarını sorgulamayan, sanki masmavi bir denizde yüzüyorlarmış gibi dingin bir ifade.

Orada uzaklarda bir kadın, kucağında dünyanın en güzel bebeği, kulaklarında dünyanın en güzel kahkahası. Kadının yüzünde bir gülümseme. Kurtuldum, diye düşünüyor kadın. Kurtuldum. Kurtulduk.

 

One thought on “Bataklık

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s